1. YAZARLAR

  2. Hüseyin ÖZKAN

  3. Başarı İçin Asıl Olan Özdenetim ve Gayrettir
Hüseyin ÖZKAN

Hüseyin ÖZKAN

Hüseyin ÖZKAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Başarı İçin Asıl Olan Özdenetim ve Gayrettir

A+A-

BAŞARI İÇİN ASIL OLAN ÖZDENETİM VE GAYRETTİR

Özdenetim üzerine 1960 yılında Colombiya Üniversitesi öğretim üyesi Walter Mischel, literatüre “Marşmelov testi” olarak geçen bir deney yaptı. Bu deneyde, okul öncesi dönemdeki çocuklara, ya bir adet küçük marşmelovu hemen yemeleri, ya da iki adet marşmelov yemek için 15 dakika beklemeleri gerektiği seçeneklerini sundu. Yıllar sonra kendilerine sunulan ikramı hemen yemeye direnenlerin, sınavlardan daha iyi neticeler aldıkları ve akademik olarak daha başarılı olduklarını gözlemledi. Aynı çocuklar yetişkinlik dönemlerinde de izlendi. Bu çocukların özgüvenli oldukları, stresle daha kolay başa çıkabildikleri görüldü. Yani 4 yaşındayken “Hazzı erteleme testi” olarak da adlandırılan bu deneyde başarılı olan çocuklar, ileriki yaşamlarında daha başarılı yetişkinler oldukları gözlendi.

Bu gözlem bize özdenetimin başarı üzerindeki etkisini göstermektedir. Günümüzde özdenetim göz ardı edilmiş,  üstün zekâlılık özelliğine sahip olmak bir amaç haline gelmiştir. Bu amaca ulaşmak için aileler, çocuklarını çeşitli psikolojik ölçme araçlarına tabi tutulmasına izin vermektedirler. Test uygulamaları sonucunda, testlerin ölçtüğü alanlar itibarıyla çocukların bir kısmı “üstün zekâlı” olarak tanılanmaktadır. Bu tanıyı alan öğrencilerden ailelerin ve çevrenin beklenti düzeylerini yükselmeye başlarlar. Paralel olarak çocukta görülen değişim ise “üstün zekâlı” algısının vermiş olduğu bir özgüven yükselmesidir. Ancak bu süreç iyi yönetilemediği takdirde yaşanabilecek sorunların başlangıç noktası da tam da burasıdır.

İlerleyen aşamalarda veli çocuğunun bir cevher, işlenmeyi bekleyen nadir bulunan bir maden olduğunu ve mutlaka devlet tarafından fark edilmesi gerektiğini düşünmekte, özel ilgi beklentisi gelişmektedir. Aynı zamanda üstün zekâlı bir çocuğun ebeveyni olmak ailede bir övünme vesilesi de olabilmektedir. Çocukta ise “ben nasılsa üstün zekâlıyım, her şeyi yapabilirim” düşüncesi geliştirmekte ancak zamanla bu düşünce yerini; kırılmalara, kırılganlıklara ve isteksizlik duygularına bırakmaktadır. Davranış boyutunda ise çocuk, karşılaştığı problem durumları karşısında çekimser davranmaya ve üstünlük algısını koruyabilmek adına risk almama davranışı geliştirmeye başlamaktadır. Eğitiminin ilk yıllarında üstün zekâlılık algısı nedeniyle gelişen, çalışmadan diğerlerinden üstün olabileceği düşüncesi, akademik yaşantısının ileriki safhalarında çaba sarf etmeden başarılı olmayacağı acı gerçeğiyle öğrenciyi karşı karşıya bırakabilmektedir. Dolayısıyla, “Üstün zekâlıyım çaba sarf etmeden başarıya ulaşırım” algısı eğitiminin ileriki yıllarında akademik başarısızlıkla sonuçlanabilmektedir. Çocukta eğitiminin ilk yıllarında oluşan özgüven, zamanla yerini “başaramıyorum”, “yapamıyorum” algısına bırakmaktadır.  Bu, yetişkinlik yaşamında dahi başarısızlıklara neden olabilecek bir kanı olarak çocuğun duygusal dünyasında yer edinerek öylece kalmaktadır.

Yüksek özgüven akademik hayatta ve yetişkinlik yaşamında başarı için yeterli değildir. Uygulanan testler sonucunda “Üstün zekâlı” performans göstermek, çocuğun içi boş bir özgüven geliştirmesine neden olmamalıdır. Aileler de davranışlarıyla çocukta bu tür bir “üstünlük” algısı gelişmesine engel olmalıdır. Aksine zeki olmak, mutlu çocukluk ve başarılı yetişkinlik hedefine giden yolda, bir araç olarak düşünülmeli ve düşündürülmelidir.

Zekâ konusu tartışılan bir kavramdır. Dolayısıyla testlerle ölçülen şeyin ne olduğu ve bu devasa kavramın neresini ölçtüğü, ne kadarını ölçtüğü de tartışmaya muhtaçtır. Zekâ kavramının bu derece açık seçik olmadığı gerçeğinden yola çıkılırsa, testlerin ölçtüğü sayısal değerlere, bu derece güvenmek ve kesin bir sonuca ulaşmak ve çocukla ilgili bir yargı oluşturmak, etiketlemek, ayrıştırmak ne kadar doğrudur? Bu da tartışılmaya açık konulardır.

Zekânın ölçülmesiyle ilgili olarak, incelenmesi gereken başka bir boyutu ise etik ve çocuğun istismardır. İstismar kelime anlamı olarak, kişinin isteği olmadan ve iradesini dikkate almadan işlem tesis etmek ve ondan yararlanmak anlamı içermektedir. Zekâ testi denildiğinde ilk akla gelen yaygın kanı, İnsan beyninin işlevlerinin ölçülmesidir. Halk arasında da genel kanı budur. İnsanın bir uzvunun işlevini ölçmektesiniz ve yaşının küçük olmasından dolayı aslında iradesinin dışında bu işlem gerçekleştirmektesiniz. Bir de bu işlem sonunda çocuk, bir kuruma kayıt olma ya da olamama, üstün olma, ya da olamama gibi çeşitli duygusal yaptırımlarla karşılaşmaktadır. Burada durup biraz düşünmek gerekmektedir. Testin uygulanması ve sonuçlarının değerlendirilmesi süreci iyi ve bilinçli yönetilemezse çocuğa zarar bile verebileceği açıktır.  O nedenle psikolojik ölçme testlerinin sağlık gereklilikleri dışında, amiyane tabiriyle “peynir ekmek gibi” uygulanıyor olması üzerinde yine biraz durup, hatta uzun uzun düşünülmelidir. Psikolojik ölçmelerin sonucunda oluşan üstün zekâlılık rakamsal değerine ulaşan çocukta aşırı bir özgüven, daha düşük bir rakamsal değerde kalan çocukta ise bir özgüven eksikliği oluşturuyorsa, dolayısıyla her iki sonuç da çocuğu yaralayabiliyorsa, ya da buna zemin hazırlıyorsa, eğitimde bu iki uçlu değnekten kurtulmak gerekmektedir. Aynı zamanda bu süreçte yaşı itibarıyla çocuğun iradesinden bahsedilemeyeceğine göre bu durumun çocuğun psikolojik istismarı olup olmadığı üzerinde bilim çevreleri araştırmalarını yaygınlaştırmalıdırlar.

Eğitimde psikolojik ölçüm araçlarının kullanımı konusunda geniş çaplı bilimsel araştırmaların yapılmasına ihtiyaç olduğunu söyleyerek bu bahsi kapatalım. Zeka kavramının açık seçik olmadığı bu ortamda, zeka testleriyle fazla haşır neşir olmadan, onların oluşturabileceği olumsuzlukların tümünün üzerinden atlayarak da başarıyı yakalamak mümkündür. Bunun için iki şey gereklidir; birincisi, öğrencinin çalışması ve gayretli olması, ikincisi de üzerinde çalışacağı yetenekli olduğu alanı iyi seçmesi ve doğru yönlendirilmesidir. Bunlar da öyle zihinsel süreçlerden süzülüp gelen karmaşık şeyler değildir. Bir öğrencinin ilgi alanı çıplak gözle görülebilecek kadar açıktır. Çocuğun yetenek alanları ve eğilimleri iyi bir eğitimcinin gözlemi, ailenin ve öğrencinin görüşlerinin planlı bir şekilde alınması ile kolaylıkla ortaya çıkarılabilecek şeylerdir. Ondan sonra yapılması gereken ise öğrencinin yeteneğinin olduğu alanlarda gayret göstermesine okulda, evinde ve çevresinde ortam hazırlamaktır.

Başarı için bir üçüncü ve önemli bir etken daha eklemekte fayda var. O da yukarıdaki deneysel gözlemde de ifade edildiği gibi öğrencinin özdenetimidir. Özdenetim geliştirilebilir ve güçlendirilebilir bir kavramdır. Özdenetim, Öğrencinin belirlediği hedefe giden yolda alternatif hedefleri de değerlendirerek, güçlü ve kararlı bir şekilde ilerlemesidir. Başarıya giden yolda zekânın bir araç olduğu gibi, asıl olan da özdenetim ve gayrettir.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum