Kâzım Karabekir Paşa’nın Vizyonundan Bugünün Sessiz Tehlikesine

Vedat Ali İNAM

Bir ülkenin gerçek gücü nedir? Jeopolitik konumu mu, yer altı ve yer üstü zenginlikleri mi, ordusunun caydırıcılığı mı, yoksa ekonomik kapasitesi mi? Şüphesiz bunların her biri bir devletin kudretini belirleyen önemli unsurlardır. Ancak tarih, en güçlü orduların dağıldığını, en zengin toprakların el değiştirdiğini ve en stratejik coğrafyaların bile sahiplerine ebedî bir üstünlük sağlamadığını defalarca göstermiştir. Roma’dan Osmanlı’ya, büyük medeniyetlerin yükseliş ve çöküş hikâyelerinde değişmeyen bir hakikat vardır: İnsanını yetiştiremeyen, yeni nesillerine bilgi, karakter, üretme iradesi ve özgüven kazandıramayan hiçbir millet sahip olduğu gücü sonsuza kadar koruyamaz. Çünkü bir ülke yalnızca sınırlarını koruyan askerleriyle değil, o sınırların içinde yetiştirdiği insanla ayakta kalır. Silahlar bir vatanı savunabilir; fakat onu geleceğe taşıyacak olan, düşünebilen, üretebilen, sorumluluk alabilen ve kendine güvenen nesillerdir. Bir milletin en büyük serveti madenlerinde değil, çocuklarının zihninde; en güçlü ordusu yalnızca kışlalarında değil, okullarında; en sağlam kalesi ise yarınlarına dair umudunu kaybetmemiş insanlarında yükselir. İşte bu nedenle sürdürülebilir ve nitelikli bir insan kaynağına sahip olmayan her ülke, gün gelir gücünü kaybetmeye, gerilemeye ve tarih sahnesinde başkalarının iradesine mahkûm olmaya adaydır.

Bundan tam bir asır önce, Millî Mücadele’nin en çetin günlerinde 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, bu hayatî soruya Doğu’nun sert ve çetin coğrafyasında, bizzat sahada cevap verdi. Paşa, yalnızca askerî bir harekât yürütmedi, sadece cephede bir savaş vermedi; harp enkazları arasından, sokaklardan yetim kalmış evlatları toplayarak bir milletin geleceğini inşa etti. Onlara sadece başlarını sokacak bir çatı değil; ümit verdi, eğitim sundu, ahlak ve disiplinle yetiştirdi. Ortaya koyduğu bu stratejik vizyonu ise tek bir kavramla özetledi: “Gürbüz Çocuklar Ordusu.”

Bu ifade, alelade bir isim tercihi değil; tam manasıyla tecessüs etmiş bir devlet aklıydı. Karabekir Paşa, tarihe altın harflerle kazınması gereken şu tespiti yapıyordu: “Bir milletin gücü, sadece silahıyla değil; yetiştirdiği çocukların sıhhatiyle ölçülür. Bakımsız çocuk millî tehlikedir.”

Yüz Yıl Sonra Aynı Soru: Biz Bugün Bu Cümlenin Neresindeyiz?

Aradan tam bir asırdan fazla zaman geçti. Bugün çocuklarımız belki o günkü gibi sokak ortasında değiller fakat bu durum, her şeyin yolunda gittiği anlamına gelmiyor. Çünkü bugün nesillerimiz başka bir yoksunlukla, soğuk istatistiklere kolay kolay yansımayan sessiz ve sinsi bir tehditle karşı karşıya: Yetersiz, niteliksiz ve dengesiz beslenme.

Karabekir Paşa’nın Şark vilayetlerindeki çocuk sefaleti karşısında yaşadığı derin sarsıntıyı ve "Bir taraftan çocuk sefaleti, bir taraftan şahane çocuk balolarını duydukça ben de duygularımı kaybettim!" feryadını hatırlayalım... Bugün de bir yanda modern dünyanın sunduğu ışıltılı tüketim çılgınlığı, diğer yanda ise tek tip gıdayla karnı doyan ancak bedeni gelişmeyen, zihinsel kapasitesi desteklenmeyen sessiz bir çoğunluk var.

Biyolojik gelişimin temel taşı olan proteinden, gerekli vitamin ve minerallerden yoksun; tamamen karbonhidrata sıkışmış bir beslenme modeli bireysel bir tercih yahut talihsizlik değildir. “Kâzım Karabekir Paşa, çocukların zihinsel ve bedensel gelişimden yoksun bırakılmasını milletin üretkenliğine vurulan bir darbe olarak değerlendirmiş ve durumu şu sözlerle özetlemiştir: ‘Bakımsız çocuklar millet enerjisinin, bakımsız topraklar da vatan enerjisinin kaybedilmesi’ demektir.” Nitekim bilimsel veriler açıkça göstermektedir ki yetersiz beslenen bir çocukta odaklanma problemleri artmakta, bilişsel kavrama yetisi gerilemekte, bağışıklık sistemi zayıflamakta ve uzun vadeli üretkenlik kapasitesi düşmektedir. Bu tablo, münferit ailelerin değil, doğrudan doğruya bir toplumun istikbalini ve mukadderatını tayin eder.

İki Farklı Bakış: Şikâyet Edenler ve Sorumluluk Alanlar

Karabekir Paşa’nın döneminde de mesuliyetten kaçmak isteyen bazı çevreler, "Mademki bakamayacaklar, ne diye çocuk yapıyorlar?" diyerek suçu dar gelirli ailelerin üzerine atma kolaycılığına kaçıyordu. Paşa’nın bu sığ yaklaşıma verdiği yanıt tokat niteliğindedir: "Ailelerin vatan borcu, fakir de olsalar, mümkün olduğu kadar çok çocuk yapmaktır." Paşa burada nüfus dinamizmine vurgu yaparken asıl tarihî görevi devlete yükler ve çocukları bakımsız bırakmamayı, korumayı, beslemeyi ile donatmayı devletin en temel görevi olarak görür.

Bugün gelişmiş ülkeler bu meseleyi bir tartışma konusu dahi yapmıyor. Çocuk beslenmesini ailelerin imkânlarına terk edilecek basit bir husus olarak değil; doğrudan kamusal bir sorumluluk ve ulusal güvenlik meselesi olarak ele alıyorlar. Çünkü nitelikli insan gücü kendiliğinden oluşmaz; planlanır, desteklenir ve devlet aklıyla muhafaza edilir.

Nitekim Millî Eğitim Bakanlığının 2026/70 sayılı Genelgesi’nin 28. maddesi, okul ortamlarında sağlıklı beslenme imkânlarının oluşturulması, gıda güvenliğinin tavizsiz takibi ve çocukların fiziksel gelişimini destekleyecek tedbirlerin alınmasını idari bir zorunluluk olarak mülki ve yerel idarecilerin omzuna yüklemektedir. Hukuki ve idari çerçevenin açıkça çizdiği bu sınır bize şunu söyler: Devletin görevi, yalnızca okul binaları inşa etmekten ibaret olamaz; o okulun kapısından içeri giren evlatlarımızın karnının sağlıklı doyup doymadığını, tabağındaki gıdanın besleyiciliğini ve zihninin tam kapasite çalışıp çalışmadığını da denetlemek ve teminat altına almaktır.

Okul kantinlerindeki sıkı denetimlerden sosyal yardım politikalarına, eğitim kurumlarında ücretsiz ve sağlıklı öğün imkânı sunulmasına kadar atılacak her adım, geleceğe atılan millî bir imzadır. Yetersiz beslenen, biyolojik ve zihinsel gelişimini tamamlayamamış bir nesille "büyük devlet olma ve küresel kalkınma" hedefi koymak, açık bir çelişkidir.

Bugünün İdarecilerine Reçete

Kâzım Karabekir’in “Çocuk Davamız” başlığı altında topladığı bu irade, bir vicdan hareketi olmanın çok ötesinde, doğrudan bir beka meselesidir. Bugün yeterince beslenemeyen bir çocuk, yarın katma değer üretemeyen bir birey; üretemeyen bireylerden oluşan bir toplum ise edilgen bir gelecek demektir.

O halde, süslü söylemleri bir kenara bırakıp aynaya bakmanın vakti gelmedi mi?

Biz çocuklarımızı gerçekten geleceğin dünyasına mı hazırlıyoruz, yoksa günü kurtarıp tribünlere mi oynuyoruz?

Eğer mesele sadece açlığı bastırmak, günü geçiştirmekse evet, bunu bir şekilde başarıyoruz. Fakat mesele; sağlıklı, düşünen, sorgulayan, mukayese edebilen ve üreten dirayetli bir nesil inşa etmekse, işte orada durup radikal kararlar almak zorundayız.

Bir ülkenin geleceği, bir grubun veya bir zümrenin çocuklarının sağlıklı ve dengeli beslenmesiyle ve aldığı kaliteli eğitimle garanti altına alınamaz. Sağlıklı ve güçlü bir toplum; ülkenin tüm çocuklarının tabağındaki gıdayla, aldıkları kaliteli eğitimle inşa edilir. Bugün ihmal edilen, tabağı eksik bırakılan her bir çocuk, aslında kaybedilen millî bir gelecektir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.