Öğretmenine güvenmeyen bir toplum, geleceğine güvenebilir mi?
Bir toplumun öğretmene nasıl baktığı, aslında geleceğine nasıl baktığını gösterir. Çünkü öğretmen yalnızca ders anlatmaz; bir çocuğun düşünme biçimine, kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkiye, sorumluluk duygusuna ve hayata bakışına dokunur. Bu nedenle öğretmenin itibarı yalnızca bir meslek grubunun meselesi değil, doğrudan toplumun geleceğiyle ilgili bir konudur.
Günümüzde öğretmenlik mesleği görünmez bir kuşatma altındadır. Bu kuşatma bazen sosyal medyada, bazen veli gruplarında, bazen okul koridorlarında, bazen de “Benim çocuğuma kimse karışamaz” anlayışında karşımıza çıkmaktadır.
Bir sorun yaşanıyor: Öğretmen suçlanıyor.
Çocuk başarısız oluyor: Öğretmen yetersiz.
Çocuk sınır tanımıyor: Öğretmen sınır koysun.
Çocuk arkadaşlarıyla sorun yaşıyor: Öğretmen çözsün.
Aile içinde çözülemeyen davranış problemleri var: Öğretmen ilgilensin.
Çocuğa yaşına uygun temel değerler öğretilmemiş: Öğretmen değerler eğitimi versin.
Toplumun birçok sorumluluğu yavaş yavaş öğretmenin omuzlarına bırakılmaktadır. Peki, çok şey beklediğimiz öğretmene ne kadar güveniyoruz? Ne kadar alan bırakıyoruz? Ne kadar inisiyatif kullanmasına izin veriyoruz?
Öğretmenlerin ve diğer eğitimcilerin sorumlulukları günden güne artıyor, fakat mesleki hareket alanı daralıyor.
Öğretmenden beklentiler her geçen gün artıyor. Öğrencinin psikolojik ihtiyaçlarını fark etmesi, akran zorbalığını önlemesi, teknoloji bağımlılığıyla mücadele etmesi, aile sorunlarını görmesi, değerler eğitimi vermesi, çocuğu akademik olarak başarılı kılması ve ailenin esirgediği ilgi ile sevgiyi vermesi isteniyor. Bunların yanı sıra; idarenin yönlendirdiği pek çok sivil toplum kuruluşunun (STK) sayısız evrak, form ve broşür işleriyle ilgilenmesi bekleniyor. Bazı veliler ise öğretmenin yalnızca onların çocuklarına öncelik vermesini bekliyor. Bütün bunları yaparken hiçbir veliyi rahatsız etmemesi bekleniyor. Hem otorite olması hem otorite kullanmaması isteniyor. Hem sınır koyması hem kimseyi üzmemesi hem çocukları yönetmesi hem de her velinin kişisel beklentisini karşılaması ve idari işlemleri yerine getirmesi bekleniyor.
Bu durumu sağlıklı bir şekilde sürdürmek mümkün değildir. İmkânsız beklentiler karşılanamadığında da suçlu çoğu zaman bellidir: Öğretmen.
Öğretmenin sistematik biçimde itibarsızlaştırılması sadece açık saldırılarla, dayanağı olmayan beklentiler yoluyla gerçekleşmez. Bir velinin çocuğunun yanında öğretmeni küçümsemesiyle, “Öğretmen ne anlar?” demesiyle, çocuğun her şikâyetinin öğretmene karşı bir silaha dönüştürülmesiyle, öğretmenin aldığı her kararın sorgulanmasıyla, çocuğun yanında öğretmenin otoritesinin sürekli tartışılmasıyla... Kendi hayatındaki sorunları çözmekte zorlanan kişilerin öğretmene işini nasıl yapacağıyla ilgili akıl vermesiyle... Kendi mesleğiyle ilgili en küçük eleştiriye, yoruma ya da öneriye tahammül gösteremeyen diplomalı cahillerin öğretmene işini öğretmeye kalkmasıyla...
Çocuk bütün bunları izler ve yavaş yavaş şu mesajı alır: “Öğretmeni dinlemek zorunda değilim.”
Sonra aynı toplum sorar: “Bu çocuklar neden öğretmen dinlemiyor?”
Belki de cevabı biraz aynada aramak gerekir. Evde, sosyal medyada ya da farklı platformlarda sürekli küçümsenen bir öğretmene okulda saygı duyulmasını beklemek kolay değildir.
Elbette ki öğretmen eleştirilecektir; yanlış yaptığında hesap verecektir. Hiç kimse mesleki unvanı nedeniyle eleştiriden muaf değildir. Ancak eleştiri ile itibarsızlaştırma aynı şey değildir:
Eleştiri davranışı sorgular; itibarsızlaştırma kişiliği hedef alır.
Eleştiri çözüm arar; itibarsızlaştırma suçlu arar.
Eleştiri dinler; itibarsızlaştırma hüküm verir.
İhtiyacımız olan şey, öğretmeni dokunulmaz hâle getirmek değildir. İhtiyacımız olan şey, öğretmeni sürekli hedef tahtasına koymaktan vazgeçmektir. Sürekli kendisini savunmak zorunda kalan veya asıl işi dışındaki bürokratik evraklarla boğuşan öğretmen, bir süre sonra öğretmekten çok kendisini korumaya başlar.
Bir öğretmen sınıfta karar verirken sürekli “Veli ne der?” diye düşünüyorsa eğitim zarar görür. Bir öğrenciye gerektiğinde sınır koymaktan çekiniyorsa eğitim zarar görür. Bir okul yöneticisi, doğru olduğuna inandığı bir kararı almadan önce herkesin tepkisini hesaplamak zorunda kalıyorsa eğitim zarar görür.
Çünkü korku, eğitimin kötü danışmanıdır. Korkuyla çalışan öğretmen inisiyatif alamaz, korkuyla yönetilen okul gelişemez. Bir süre sonra herkes en güvenli yolu seçer: Hiçbir şey yapmamak, kimseyi rahatsız etmemek ve sorunlara mümkün olduğunca dokunmamak. Buna da eğitim denir.
Oysa çocukların geleceği, sorumluluktan kaçan yetişkinlerin ellerinde kurulamaz.
Öğretmenlik yalnızca bir meslek değildir; bir çocuğun hayatına bırakılan izdir. Bazen bir öğrencinin ailesi dışında güven duyduğu ilk yetişkindir öğretmen. Bazen kimsenin fark etmediği bir yeteneği görür, bazen bir davranışın altında yatan sorunu fark eder, bazen de yalnızca bir cümlesiyle bir çocuğun hayatını değiştirir.
Bütün bunları yapabilmesi için öğretmenin mesleki saygınlığa ve yalnızca asli görevine odaklanabileceği bir alana ihtiyacı vardır. Çünkü itibarı sürekli zedelenen ve evrak yükü altında ezilen öğretmen yalnızca mesleki olarak yorulmaz; bir süre sonra inancını da kaybedebilir. Hiçbir medeni toplum, öğretmenlerinin heyecanını kaybetmesini göze alamaz.
Öğretmenin yanında olmak, onun yaptığı her şeyi onaylamak değildir. Velinin sözünü dinlemek, öğretmeni suçlu kabul etmek değildir. Çocuğu korumak, öğretmeni hedef hâline getirmek değildir. Eğitim; yetişkinlerin birbirleriyle savaştığı ya da öğretmene sürekli form ve evrak hazırlattığı bir alan değil, çocuğun geleceği için ortak sorumluluk aldığı bir alandır.
Bugün öğretmeni kaybedersek yalnızca bir meslek grubunu kaybetmiş olmayacağız; çocukların hayatına dokunacak binlerce ihtimali kaybedeceğiz.
Bu nedenle artık şu soruyu sormalıyız: Öğretmenine güvenmeyen, öğretmenini sürekli sorgulayan ve her fırsatta itibarsızlaştıran bir toplum, çocuklarına nasıl bir gelecek vaat edebilir?
Bir toplum, öğretmenini ne kadar yalnızlaştırırsa geleceğini de o kadar yalnızlaştırır. Çünkü sınıfta bütün sorumluluklarıyla baş başa bırakılan öğretmenin karşısında yalnızca öğrenciler yoktur; aslında bütün bir toplumun geleceği oturmaktadır.
Unutulmamalıdır ki bir öğretmenin itibarı yalnızca onun kişisel meselesi değildir. O itibarın içinde okul vardır, çocuk vardır, aile vardır ve en önemlisi geleceğimiz vardır.