Türkiye'de eğitim-öğretim alanındaki sorunları çözmeye çalışırken çoğu zaman yanlış yerden başlıyoruz.
Bakanlar değişiyor.
Genel müdürler değişiyor.
Müfredat değişiyor.
Sınav sistemi değişiyor.
Yönetmelikler değişiyor.
Projeler değişiyor.
Ama okullar değişmiyor.
Çünkü yönetim anlayışı değişmiyor.
Biz, yıllardır ağacın dallarını buduyor; köklerine ise dokunmuyoruz.
Oysa eğitimin kökü sınıfta değildir.
Eğitimin kökü okulun liderliğindedir.
Artık şu gerçeği yüksek sesle söylemenin vakti gelmiştir:
Bir okulun kaderini, müdürünün karakteri ve donanımı belirler.
Bir okulun havasını, koridorlarının rengini ya da bahçesinin büyüklüğünü değil, adalet duygusunu, güven iklimini ve ortak vicdanını müdürü şekillendirir.
Çünkü uygulayıcılar, çoğu zaman karar alıcılardan daha etkilidir.
En mükemmel müfredat, kötü bir yöneticinin elinde sıradanlaşır.
En sıradan bina ise güçlü bir liderin elinde umut üreten bir eğitim yuvasına dönüşebilir.
Hiçbir okul yalnızca teknolojik donanımıyla büyük okul olmaz.
Hiçbir okul yalnızca yüksek sınav puanlarıyla nitelik kazanmaz.
Gerçek okul, insan yetiştirebildiği ölçüde büyüktür.
Bugün Türkiye'de okul müdürlüğü çoğu zaman bürokratik bir memuriyet olarak görülmektedir.
Bu anlayış, eğitime yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.
Çünkü okul müdürü yalnızca yazışmaları takip eden kişi değildir.
İhale süreçlerini yöneten kişi değildir.
Bütçe hazırlayan kişi değildir.
Mevzuatı uygulayan kişi de değildir.
Bunların tamamı görevin teknik yönüdür.
Teknik işler bir okulu ayakta tutabilir.
Ama ona ruh veremez.
Çünkü okul yönetilen bir bina değildir.
Okul, her gün yeniden inşa edilen canlı bir kültürdür.
Bir müdür yalnızca işleri yürütüyorsa yöneticidir.
İnsan yetiştiriyorsa liderdir.
Vicdan inşa ediyorsa eğitim önderidir.
Bugün okullarımızın en büyük problemi disiplin değildir.
Asıl problem, çocukların okuldan uzaklaşmasıdır.
Öğretmenlerin meslek heyecanını kaybetmesidir.
Velilerin okula olan güveninin zayıflamasıdır.
Bütün bunların ortak sebebi ise aynıdır:
İnsanı merkeze almayan yönetim anlayışı.
Oysa eğitim, insanın içindeki cevheri ortaya çıkarma sanatıdır.
İnsan korkuyla değil, güvenle gelişir.
Çocuklar kendilerini cezalandıran müdürleri değil, onlarla gönül bağı kuran müdürleri hatırlar.
Öğretmenler sürekli denetlendiği okullarda değil, mesleki ve sosyal açıdan desteklendiği okullarda fark yaratır.
Veliler ise en çok değer gördükleri okullara gönülden bağlanırlar.
Çünkü eğitimin dili sevgidir.
Yöntemi adalettir.
Disiplini ise aidiyettir.
Biz ise yıllardır disiplini cezayla karıştırıyoruz.
Oysa ceza davranışı geçici olarak değiştirir.
Aidiyet ise insanın karakterini dönüştürür.
Bir okulun en güçlü güvenlik sistemi kameralar değildir.
Koridorlarda, sınıflarda kurulan güven ilişkileridir.
Bir öğrencinin, "Müdürüm beni tanıyor." diyebilmesi, yüzlerce güvenlik kamerasından daha güçlüdür.
Bir öğretmenin, "Yanlış yaptığımda önce beni dinler." diyebilmesi, onlarca denetim raporundan daha değerlidir.
Bir velinin, "Çocuğumu bu okula huzurla emanet ediyorum." diyebilmesi ise bütün başarı belgelerinden daha anlamlıdır.
Çünkü okulun görünmeyen sermayesi bütçesi değil, güvenidir.
Güven ise adalet üzerine yükselir.
Eşitlik her zaman adalet değildir.
Adalet; herkese aynı şeyi vermek değil, insana hak ettiğini verebilmektir.
Öğretmenler yöneticilerinin bilgisini unutabilir.
Başarılarını unutabilir.
Konuşmalarını unutabilir.
Ama adaletsizliğini asla unutmaz.
Adaletin olmadığı yerde aidiyet doğmaz.
Aidiyetin olmadığı yerde ekip ruhu kurulmaz.
Ekip ruhunun olmadığı yerde eğitim, sadece mekanik bir işleyişe dönüşür.
Artık kabul edelim.
Türkiye'nin yeni okul binalarından önce yeni okul liderlerine ihtiyacı vardır.
Yeni tabelalardan önce yeni karakterlere...
Yeni projelerden önce yeni bir eğitim anlayışına...
Yeni talimatlardan önce güven kültürünü inşa edecek vicdan sahibi eğitim yöneticilerine...
Bugün bir okul müdürünün en büyük görevi evrak üretmek değildir.
Öğretmen yetiştirmektir.
Çocukların umudunu korumaktır.
Velinin güvenini kazanmaktır.
Okulun ortak vicdanı olmaktır.
Çünkü müdür, makamın sahibi değil, okulun ahlaki pusulasıdır.
Bir gün bütün müdürler görevlerinden ayrılacaktır.
Kapılarındaki isimlikler sökülecektir.
İmzaları arşivlerde kalacaktır.
Fakat geriye tek bir soru kalacaktır:
Arkanızda nasıl bir okul bıraktınız?
Sessiz koridorlar mı?
Korkan öğretmenler mi?
Ezberleyen çocuklar mı?
Yoksa...
Gülümseyen öğrenciler...
Üreten öğretmenler...
Birbirine güvenen insanlar...
Ve yıllar sonra bile özlemle hatırlanan bir okul mu?
Çünkü gerçek okul, betonla değil, insanla kurulur.
Gerçek lider, makamıyla değil, vicdanıyla iz bırakır.
İşte bu yüzden okul müdürlüğünü yeniden tanımlamak zorundayız.
Okul müdürlüğü yalnızca idari bir görev değildir.
Yalnızca bir liderlik makamı da değildir.
O, bundan çok daha fazlasıdır.
Bir vicdan nöbetidir.
Bir karakter sınavıdır.
Bir medeniyet iddiasıdır.
Bir neslin geleceğini omuzlarında taşıyan ahlaki bir emanettir.
Unutulmamalıdır ki...
Bir ülkenin eğitim sistemi, müfredatı kadar değil; okul müdürlerinin karakteri ve donanımı kadar güçlüdür.
Çünkü okulun kaderi, müdürün karakterinde ve eğitim felsefesinde şekillenir.