İnsan, hayata gözlerini açtığı andan itibaren sahip olmayı öğrenir. Önce bir oyuncağı bırakmak istemez, sonra sevgiyi paylaşmakta zorlanır, başarıyı başkasından önce elde etmeyi meziyet sayar. Yıllar geçer, yalnızca sahip olduklarımız değişir. Oyuncakların yerini makamlar, unvanlar, servetler, alkışlar ve iktidar arzusu alır. Fakat avuçlarımız aynı kalır; çocukluğumuzdaki gibi sımsıkı kapalı...
Oysa hayatın en büyük hikmetlerinden biri, insanın ancak bırakabildikleri yükler ölçüsünde hafiflediğidir. Bazı insanlar ömürleri boyunca kazandıkça büyüdüklerini sanırlar. Daha yüksek makamlara çıkar, daha büyük evlere sahip olur, daha çok insana hükmeder ve daha fazla alkış toplarlar. Dışarıdan bakıldığında hayat onları ödüllendirmiş gibidir. Oysa insanın görünmeyen bir tarafı vardır ne aynalar onu gösterebilir ne de kalabalıklar fark edebilir. Ruh, kazandıklarının değil taşıdıklarının ağırlığı altında yorulur. Belki de bu yüzden insanın gerçek hikâyesi, elde ettiklerinden çok vazgeçebildikleriyle yazılır.
Çağımız, kazanmayı ve tüketmeyi kutsayan büyük bir gürültünün içinde yaşıyor. Çocuklara daha ilk yıllarında "Birinci ol." deniliyor. Gençlere "Rakiplerini geç." diye öğüt veriliyor. Yetişkinlere ise durmaksızın daha fazlasını elde etmeleri telkin ediliyor. Böylece hayat, görünmez bir yarış pistine dönüşüyor. İnsan; nereye vardığını bilmeden koşuyor, neden yorulduğunu anlamadan tükeniyor. Çok az kişi durup kendisine şu soruyu sorabiliyor: "Ben gerçekten kendi yolumda mı yürüyorum, yoksa herkes koştuğu için kalabalığın peşinden mi gidiyorum?"
Belki de insanın en büyük yanılgısı burada başlıyor. Çünkü çoğu zaman kendi arzularını bile kendisi seçmiyor. Toplum onun adına istiyor, reklamlar onu yönlendiriyor, hırs onun adına karar veriyor. Gürültü büyüdükçe insan kendi sesini duyamaz hâle geliyor. En büyük yabancılaşma da tam burada başlar: İnsan, başkalarına benzemeye çalışırken özüne ve kendisine yabancılaşır.
Gerçek manada vazgeçmek; yabancılaşmaya karşı ruhun sessiz başkaldırısı ve itirazıdır.
Vazgeçmek, dünyayı reddetmek değildir; dünyanın seni yönetmesine izin vermemektir. Eşyayı değil, eşyaya köle olmayı terk etmektir. Makamı değil, makam hırsını bırakmaktır. Çünkü insan çoğu zaman sahip olduğunu sandığı şeylerin esiri hâline gelir. Eşyayı elinde tuttuğunu sanırken, aslında eşya onun ruhunu teslim almıştır. Makamı yönettiğini düşünürken makam onu köle yapmıştır. Servet arttıkça kaybetme korkusu büyür; güç yükseldikçe huzur çoğalmaz, yalnızca endişeler derinleşir. Sahip olunan her şey, biraz da sahibine sahip olur.
Gerçek özgürlük, her istediğini yapabilmek veya seçeneklerin çokluğu değildir. Gerçek özgürlük, seni esir edecek şeyi istememeyi başarabilmek; istemediklerine "Hayır." diyebilecek iradeye sahip olmaktır. Her kapıyı açabilmek değil, hangi kapının ardında ruhunu kaybedeceğini bilmektir. Bunun için büyük servetlere değil, büyük bir iradeye ihtiyaç vardır. Eski bilgeler bu sırrı yüzyıllar önce keşfetmişti. Onlar, insanın en çetin savaşının dışarıda değil, kendi içinde yaşandığını söylerdi. Şehirler fetheden bir komutan öfkesine yeniliyorsa mağluptur. Binlerce askeri yöneten bir hükümdar korkularının tutsağıysa yoksuldur. Bir insanın şehirler fethetmesi tarihe geçebilir; fakat nefsini fethetmesi zamanın ötesine geçer. Dışarıdaki bütün savaşlar bir gün sona erer, insanın kendi içindeki mücadele ise son nefesine kadar devam eder. Çünkü gerçek zenginlik, ihtiyaçların azalmasıyla başlar.
Belki de tarihin gerçek kahramanları ve bilgeleri, zirvelere çıkanlar değil; zirvenin cazibesine kapılmayanlardır. İnsan bazen kazandığı için değil, vazgeçebildiği için büyür.
Doğa, bu hakikati her mevsim sessizce anlatır. Nehirler denize ulaşabilmek için yollarındaki taşlara tutunmaz. Bulutlar yağmura dönüşebilmek için gökyüzünü terk eder. Tohum, toprağın karanlığını kabul etmeden filizlenemez. Ağaç ise kuruyan yapraklarını hırsla üzerinde tutmaya çalışmaz; onları rüzgâra emanet eder. Çünkü bilir ki bırakamadığı her yaprak, baharın önünde bir engeldir.
Kâinatın tamamı bırakmanın bilgeliği üzerine kuruluyken insan, tutunmayı hayat zanneder. Oysa en sıkı sarıldığımız şeyler, çoğu zaman elimizden ilk kayıp gidenlerdir.
Vazgeçebilmek; bir tartışmada son sözü söylememektir. Haklı olduğu hâlde affedebilmektir. Gürültülü bir başarı yerine sessiz ve sade bir huzuru seçebilmektir. Kalabalıkların alkışını değil, vicdanının sessiz onayını dinleyebilmektir. Dışarıdan bakıldığında kayıp gibi görünen bu seçimler, insanın iç dünyasındaki en büyük zaferlere ve kazançlara dönüşür.
Heykeltıraş mermeri yontarken eserini ekleyerek değil, fazlalıkları çıkararak meydana getirir. İnsan ruhu da böyledir. Onu güzelleştiren; üzerine ekledikleri değil, içinden söküp attığı kibir, tamah, öfke, gösteriş ve kindir. Gerçek olgunluk çoğalmayı değil, eksilmeyi öğrenmektir. Hakikat, biriktirmekte değil; arınmaktadır.
Günümüz insanının bilgisi çoğalırken hikmeti eksilir. Bağlantıları artarken dostluğu azalır. Daha büyük evler yapar ama içine sığacak kadar büyük bir huzur kuramaz. Gökyüzüne yükselen binalar inşa eder; kalabalıklar içinde yapayalnız kalır. Dünyayı avuçlarının içine sığdıracak teknolojiler üretir; buna rağmen kendi kalbinin kapısını açacak anahtarı bulamaz. Her şeye yetişmeye çalışırken, en çok kendi ruhuna geç kalır.
Ömrün sonunda bizden geriye biriktirdiğimiz servetler değil, koruyabildiğimiz ahlakımız, değerlerimiz kalacaktır. Ölüm; cebimizdeki anahtarları, tapuları, unvanları ve madalyaları tek tek geri alacaktır. Geriye yalnızca kalbin ağırlığı ve yükü kalacaktır. Kalp ne kadar arınmışsa o kadar hafif, insan ne kadar vazgeçebilmişse o kadar özgür olacaktır.
İnsan bu dünyaya olgunlaşmak için gönderilmiştir. Olgunlaşmanın yolu bazen yürümekten değil durmaktan, bazen konuşmaktan değil susmaktan, bazen kazanmaktan değil vazgeçebilmekten geçer.
Çünkü insanın en büyük zaferi, bir tahtı ele geçirmek değil; kendi gönül tahtını hırsa teslim etmemektir.
Hayat, tutunmayı alkışlar.
Hakikat ise bırakmayı fısıldar.
İnsan, ancak vazgeçebildiği kadar kendisi olur.
Çünkü bazı vazgeçişler, kaybetmek değildir.
Bazı vazgeçişler, insanın kendi gönül dünyasında huzura kavuştuğu ve hürriyetini sessizce ilan ettiği en görkemli zaferdir.