Vedat Ali İNAM
Bir Sınavın Anatomisi
Türkiye, her yıl olduğu gibi bu yıl da milyonlarca insanın nefesini tuttuğu bir sınav maratonunu geride bıraktı. Liselere Geçiş Sistemi (LGS) kapsamında yapılan merkezi sınavın ardından binlerce evde sevinç gözyaşları dökülürken, çok daha fazla evde hayal kırıklığı, kaygı ve üzüntü yaşandı.
Oysa üzerinde düşünülmesi gereken temel soru şudur: Yaklaşık bir milyon öğrencinin katıldığı bir sınavda, sınavla öğrenci alan okulların kontenjanı toplam öğrenci sayısının ancak yüzde 10 ila 15'ine karşılık gelirken, neden bütün çocuklar ve aileler bu sınavı hayatın en önemli dönüm noktası olarak görmek zorunda bırakılmaktadır?
Bu soru bizi yalnızca eğitim sisteminin yapısına değil, aynı zamanda sınav etrafında oluşan devasa ekonomik ve psikolojik düzeneğe de götürmektedir.
Sınavın Ölçtüğü Şey Ne?
Merkezi sınavlar esas olarak belirli bir süre içinde en fazla doğru cevabı verebilen öğrencileri sıralamak için tasarlanmıştır. Bu nedenle sınavın temel işlevi, öğrencileri başarı sırasına koymaktır.
Ancak eğitim yalnızca hız, test çözme becerisi ve akademik performanstan ibaret değildir. Bir çocuğun sanat yeteneği, sportif becerileri, iletişim gücü, liderlik özellikleri, üretkenliği, empati kapasitesi ve yaşam becerileri birkaç saatlik bir sınavla ölçülemez.
Daha da önemlisi, sınava giren öğrencilerin büyük çoğunluğu zaten sınavla öğrenci alan okullara yerleşemeyecektir. Böyle bir durumda milyonlarca çocuğu yıllarca süren yoğun bir yarışın içine sürüklemek ne kadar pedagojiktir?
Kaygıdan Beslenen Bir Ekonomi
Bugün LGS etrafında oluşan ekonomik hacim milyarlarca lirayı bulmaktadır. Dershaneler, özel kurslar, yayıncılar, özel ders sektörü, eğitim koçluğu adı altında faaliyet gösteren yapılar, özel okullar ve öğrenci taşımacılığı hizmetleri bu sistemden doğrudan beslenmektedir.
Sosyal medya ise bu ekonomik düzenin en etkili pazarlama aracına dönüşmüştür.
"Açıkta kalmayın", "Bu yıl çok zor olacak", "Rakipleriniz günde sekiz saat çalışıyor", "Başarının tek yolu budur" gibi söylemler üzerinden hem öğrencilerde hem de velilerde sürekli bir yetersizlik ve kaygı duygusu üretilmektedir.
Sonuçta sınav, olması gereken akademik değerlendirme işlevinin çok ötesine geçmekte; çocukların kişilik değerini belirleyen bir ölçüte dönüştürülmektedir.
Sınav Sonrası Psikolojik Yıkım
Sınavdan çıktıktan sonra ağlama krizine giren, ailesine mahcup olduğunu düşünen, günlerce odasından çıkmak istemeyen çocukların sayısı hiç de az değildir.
Peki, bu çocukların yaşadığı psikolojik tahribatı kim onaracaktır?
Bir çocuk, birkaç saatlik bir sınav sonucuna bakarak kendisini başarısız, yetersiz ve değersiz hissetmeye başladığında bunun etkileri yalnızca birkaç gün sürmez. Öz güven kaybı, akademik isteksizlik, kaygı bozuklukları ve öğrenilmiş çaresizlik duygusu yıllarca devam edebilir.
Daha da düşündürücü olan şudur: Sınava giren öğrencilerin büyük çoğunluğu sınavla öğrenci alan okullara yerleşemeyecekken, neden başarısızlık duygusunu yalnızca bu çocuklar yaşamaktadır?
Aslında ortada başarısız olan çocuklar değil; başarıyı yalnızca belirli okullara girebilmek üzerinden tanımlayan anlayıştır.
Dokuzuncu Sınıfta Başlayan Tükenmişlik
Eğitimcilerin uzun yıllardır gözlemlediği bir gerçek vardır.
LGS hazırlığı boyunca yoğun baskı altında çalışan birçok öğrenci, liseye geçtiğinde ciddi bir motivasyon kaybı yaşamaktadır. Yıllarca süren yarış sona ermiş, hedef gerçekleşmiş ya da gerçekleşmemiştir. Ancak geride çoğu zaman öğrenme isteği zayıflamış, yorulmuş ve tükenmiş bir genç kalmaktadır.
Bu durum, eğitim sisteminin çocuklara öğrenmeyi değil, sınavı öğretmesinin doğal sonucudur.
Daha İnsani Bir Sistem Mümkün
Oysa çocukları bu kadar yıpratmadan da nitelikli eğitim sunmak mümkündür.
Çözüm; ilkokulun ilk yıllarından itibaren başlayan güçlü bir rehberlik ve yönlendirme sistemidir. Her çocuğun ilgi alanı, yetenekleri, öğrenme biçimi ve mesleki eğilimleri erken yaşlarda belirlenebilir.
Sanata yatkın öğrenciler sanat okullarına, spora yatkın öğrenciler spor akademilerine, teknik becerileri güçlü öğrenciler mesleki eğitim programlarına, akademik eğilimleri yüksek öğrenciler ise akademik programlara yönlendirilebilir.
Ayrıca sınavla öğrenci alan okul sayısının artırılması, okul kaliteleri arasındaki uçurumun azaltılması ve öğrencilerin ikamet ettikleri bölgelerde nitelikli eğitime erişebilmesi sağlanmalıdır.
Böylece çocuklar kilometrelerce uzaktaki birkaç okulun peşinde koşmak zorunda kalmaz; aileler de ağır ekonomik ve psikolojik yüklerin altında ezilmez.
Bir eğitim sisteminin başarısı, kaç öğrencinin tam puan aldığıyla değil; kaç çocuğun kendisini değerli hissederek eğitim hayatına devam edebildiğiyle ölçülmelidir.
Sınavlar gelir geçer. Sonuçlar açıklanır, sıralamalar unutulur. Ancak bir çocuğun çocukluğundan, ruh sağlığından ve kendisine duyduğu güvenden eksilenler kolay kolay geri gelmez.
Yaklaşık bir milyon öğrencinin girdiği bir sınavda yalnızca küçük bir grubun yerleşebileceği okullar için bütün çocukları yıllarca süren bir yarışın içine sürüklemek eğitim değil, sıralama yapmaktır.
Asıl hedefimiz, çocukları birbirleriyle yarıştıran değil; her çocuğun kendi potansiyelini gerçekleştirebildiği bir eğitim sistemi kurmak olmalıdır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.