Eğitim-Bir-Sen'den çağrı: Yeni akademik yılda yapısal dönüşüm hızlanmalı

Eğitim-Bir-Sen'den çağrı: Yeni akademik yılda yapısal dönüşüm hızlanmalı

Eğitim-Bir-Sen, 2026-2027 akademik yılı açılışı dolayısıyla yayımladığı açıklamasında yükseköğretim sisteminde acil reform çağrısında bulundu. Sendika; akademik zam, doçentlik kriterlerinin revizesi, idari personelin nakil ve tazminat hakları...

Yeni akademik yılın başlamasıyla birlikte yükseköğretim alanındaki beklenti ve çözüm önerilerini paylaşan Eğitim-Bir-Sen, akademik ve idari personelin yaşadığı özlük hakları sorunlarından üniversitelerdeki yönetim anlayışına kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu.

Akademik üretimin ve bilimsel düşüncenin gelişmesi için huzur ve güvenlik ikliminin şart olduğuna dikkat çekilen açıklamada, yeni akademik yılın ilk ders temasının "Terörsüz Türkiye" olmasının önemi vurgulandı.

Eğitim-Bir-Sen'in açıklaması şu şekilde;

Küresel sistemin dijitalleşme, yapay zeka, iklim krizleri, küresel ekonomik dalgalanma, sosyopolitik çalkantılar ve savaş senaryolarıyla yeniden şekillendiği bir eşikte, 2026-2027 Akademik Yılı, Türk yükseköğretim sistemi için yalnızca yeni bir eğitim öğretim döneminin başlangıcı değil; aynı zamanda yapısal bir dönüşüm fırsatıdır. Bilginin üretimi ve dolaşım hızının eşi görülmemiş bir seviyeye ulaştığı bu dönemde, üniversitelerin klasik sınırlarını aşarak topluma, ekonomiye, ülke kalkınmasına ve küresel barışa doğrudan yön veren aktörler olması beklenmektedir.

Üniversite çalışanlarının işlerine ilişkin memnuniyet düzeyi, yükseköğretimin niteliğini, kurumsal verimliliği ve dolayısıyla ülkenin geleceğini doğrudan etkilemektedir. Üniversite çalışanlarının motivasyonunu ve kuruma aidiyetini güçlendirmek, nitelikli ve verimli hizmet üretmelerini sağlamak için huzurlu bir çalışma ortamı oluşturulmalı, mali hakları iyileştirilmelidir. Sorumluluk sahibi herkes, sorunlara çözüm üretme, beklentileri karşılama gayretinde olmalıdır.

Eğitim-Bir-Sen olarak İbn Haldun Üniversitesi iş birliğiyle düzenlediğimiz "Türkiye'de Yükseköğretimin Yeniden Yapılandırılması: Yenilikler, Sorunlar ve Çözüm Önerileri Kongresi"nde YÖK Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar’ın “Yükseköğretim Kurulu olarak, ortak akla dayanan, toplumsal faydayı önceleyen, bilimsel mükemmeliyet eksenli ve insan odaklı bir sistem inşa etme kararlılığımızı sürdüreceğiz." ifadesinin sözde kalmayıp, uygulama sahasında da karşılık bulduğuna şahit olunması yükseköğretimin bugünü ve geleceği açısından önem arz etmektedir. Yeni dönemin, yükseköğretimin ve üniversite çalışanlarının sorunlarının çözüme kavuşturulduğu bir dönem olmasını diliyoruz.

Terörsüz Türkiye, akademinin de gelecek vizyonu olmalıdır

2026-2027 Akademik Yılı açılış törenlerinde ve ilk derslerde “Terörsüz Türkiye” hedefinin ele alınmasını önemsiyoruz. Akademik üretimin ve bilimsel düşüncenin gelişip güçlenebilmesinin temel şartlarından biri; can güvenliğinin sağlandığı, toplumsal huzur ve istikrarın hakim olduğu bir ortamdır. Güvenlik ihtiyacının karşılanmadığı bir iklimde bilimsel üretimin, entelektüel gelişimin ve akademik kapasitenin tam anlamıyla ortaya çıkması mümkün değildir.

İlk ders temasının “Terörsüz Türkiye” olarak belirlenmesi, salt bir güvenlik politikası söylemi değil; ülkenin kaynaklarının terörle mücadele yerine daha fazla Ar-Ge’ye, eğitime, bilimsel altyapıya ve gençlerin geleceğine yönlendirilebildiği bir Türkiye vizyonunun akademik ilanı olmalıdır.

Terörün gölgesinden tamamen kurtulmuş huzurlu ve istikrarlı bir toplumsal iklim; üniversitelerimizin nitelikli insan kaynağını ülkemizde tutmasına, beyin göçünü engellemesine, yabancı araştırmacıları ülkeye çekmesine ve bölgesel kalkınma misyonunu daha etkin biçimde yerine getirmesine imkan tanıyacaktır.

Terörle mücadeleye ayrılmak zorunda kalınan kaynakların bilim, teknoloji, eğitim, üretim ve kalkınma alanlarına yöneltilebilmesi, ülke ekonomisine ve toplumsal refaha da önemli katkılar sunacaktır.

Bu yönüyle “Terörsüz Türkiye”, günübirlik bir gündem değil; Türkiye’nin yaklaşık yarım asırdır karşı karşıya bulunduğu bir sorunu geride bırakma ve geleceğe daha güçlü imkânlarla yönelme hedefidir.

egitim1.png

Çağı ve zamanı doğru okumalıyız

İçinde bulunduğumuz dönem, "Dördüncü Sanayi Devrimi"nin (Endüstri 4.0) ötesine geçerek, insan odaklı teknolojilerin merkeze alındığı "Toplum 5.0" evresidir. Akademinin bu çağı doğru okuyamaması, üretilen bilginin işlevsiz kalmasına yol açacaktır.

Çağı doğru okumak, yapay zekanın eğitim programlarına etkin biçimde entegre edilmesini, yapay zeka etiğine ilişkin ilke ve standartların oluşturulmasını, geleneksel dört yıllık diploma anlayışının ötesine geçilerek yaşam boyu öğrenme modellerinin güçlendirilmesini, disiplinlerarası ve disiplinler ötesi araştırmaların daha fazla teşvik edilmesini zorunlu kılmaktadır.

Geleceğin mesleklerinin henüz icat edilmediği bir dünyada, öğrencilere sadece mevcut bilgileri aktarma değil; karmaşık problemleri çözme, eleştirel düşünme ve adaptasyon yeteneği kazandırma çağın en büyük gereksinimidir.

Akademik çalışmalar, küresel rekabette öncü olmalıdır

Bilimin evrenselliği ilkesi gereği, Türk yükseköğretim kurumlarında üretilen bilginin yerel sınırları aşarak küresel literatüre doğrudan katkı sunması ve dünya ile yarışması elzemdir.

Akademik başarı, uluslararası dergilerde daha fazla yayın yapmak ve akademik başarıyı yayın sayısına indirgemek şeklinde anlaşılmamalıdır.

Gerçek anlamda küresel rekabet; uluslararası patent ve faydalı model başvurularında artış sağlamak, küresel araştırma ağlarına aktif olarak entegre olmakla mümkündür.

Eğitim fakülteleri ile Milli Eğitim Bakanlığı arasında yapısal ve vizyoner kopukluk olmamalıdır

Yükseköğretimin temel kriz alanlarından biri, eğitim fakülteleri ile Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) arasındaki yapısal ve vizyoner kopukluktur. Öğretmen yetiştirme politikaları, kısa vadeli siyasi/idari değişimlere kurban edilemeyecek kadar hayati bir milli güvenlik ve kalkınma meselesidir.

Arz-talep dengesi kurulmalı, eğitim fakültesi kontenjanları, demografik projeksiyonlara ve MEB'in norm kadro ihtiyaçlarına göre belirlenmelidir. Gerekli düzeltme ve düzenleme yapılmalı, Öğretmenlik Mesleği Kanunu ile entegrasyon sağlanmalı, akademik müfredat/ders içerikleri sahada karşılaşılan gerçek sorunlarla örtüşmeli; ‘Öğretmen Yetiştirme Modeli’ tüm paydaşlarca tartışılarak, sürdürülebilir ve kalıcı bir hale getirilmelidir.

Yükseköğretimde kontenjan ve insan gücü planlaması yeniden ele alınmalıdır

Yükseköğretimde kontenjanlar; yalnızca üniversitelerin kapasitesi ve talepleri esas alınarak değil, ülkemizin orta ve uzun vadeli insan kaynağı ihtiyacı, demografik gelişmeler, öğrencilerin tercih ve kayıt eğilimleri, bölgesel ihtiyaçlar ve mezunların istihdam imkanları dikkate alınarak belirlenmelidir. Bazı programlarda kontenjanların dolmaması, bazı alanlarda ise ihtiyaçtan fazla mezun verilmesi, mevcut planlamanın daha sağlıklı ve gerçekçi bir zemine oturtulması gerektiğini göstermektedir.

YÖK başta olmak üzere ilgili kurumlar; MEB, kamu kurumları, meslek kuruluşları ve diğer paydaşlarla birlikte uzun vadeli bir yükseköğretim insan gücü planlaması oluşturmalıdır. Bölüm ve program açılışlarından kontenjanların belirlenmesine kadar bütün süreçlerde bilimsel veriler, istihdam imkanları ve ülkenin stratejik ihtiyaçları esas alınmalı; plansız büyüme yerine nitelikli, dengeli ve istihdamla ilişkili bir yükseköğretim politikası benimsenmelidir.

Akademik yükseltme ve atamalarda esas alınan uluslararası dergiler ve değerlendirme kriterleri gözden geçirilmelidir

Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) tarafından belirlenen mevcut doçentlik kriterleri, niceliği niteliğin önüne geçiren bir akademik enflasyona yol açmaktadır. Özellikle "uluslararası makale" şartını sağlamak amacıyla ortaya çıkan "yağmacı (predatory) dergiler" sektörü, akademik etiği ciddi şekilde zedelemektedir.

Q1 ve Q2 çeyrekliğindeki (quartile) dergiler teşvik edilirken, sadece makale sayısına değil, makalenin aldığı nitelikli atıflara, oluşturduğu katma değere ve patent dönüşümüne bakılmalıdır. Sosyal bilimler ve Türkiyat araştırmaları gibi milli meselelerde, yayınların illa yabancı dilde ve yurtdışı dergilerde olma zorunluluğu esnetilmeli, TR Dizin ve ulusal prestijli dergilerin katsayıları makul bir seviyeye yükseltilmelidir.

Diğer yandan doçentlik kadrosuna atanma süreci ve kriterlerde istikrar sağlanmalıdır.Doçentlik kadrosuna atanabilmede, ÜAK tarafından verilen doçentlik ünvanı ve belgesi yeterli olmalı, üniversitelerin yüzde 90’ından fazlasında zaten bu şekilde olan uygulamaya bütün yükseköğretim kurumları da katılmalı, bu hususta uygulama birliğine gidilmelidir. Doçent ünvanı alan öğretim üyelerinin/elemanlarının, doçentlik kadrosuna atanıp atanmadıklarına bakılmaksızın, mali açıdan bütün haklardan yararlanabilmesi sağlanmalıdır.

Doçentlik kriterlerinin son dakikada değişmesi ve yeni şartlar getirilmesi adayları zor durumda bırakmaktadır. Olası zorunlu değişiklikler, yayınlandıktan en az 1 yıl sonra yürürlüğe girmeli; başvuruda istenilen kriterleri sağlamak, yayın vs eksiğini tamamlamak için fırsat ve zaman verilmelidir.
“Akademik zam” adalet ve hakkaniyetin gereğidir

Akademik personelin ücretleri yeterli değildir. Akademiye verilen önem üniversite sayısının yükselmesinin yanında akademisyenlerin ücretlerinde de iyileştirme yapılmasıyla mümkün olacaktır. Yıllarını bilimsel çalışmalara veren öğretim üyelerinin, akademik yükselme süreçlerinde akıl teri döken öğretim elemanlarının, akademik personelin ücretleri yaptıkları işle orantılı değildir.

Kamu görevlilerinin; ücret, ünvan, yetki ve sorumluluk boyutuyla ücret adaletinin sağlanması talepleri doğru bir serzeniştir. Kamu çalışanları içerisinde akademik personelin ücretleri ise kıyas kabul etmeyecek derecede sıkıntılıdır. Akademik personel göz ardı edilmemeli, bilakis göz önünde bulundurulmalıdır.

Akademik kadro alımlarında liyakat ve şeffaflık ilkesi esas alınmalıdır

Akademik kadrolara atamalarda kişiye özel şartlar içeren ilanlara yer verilmesi, objektif değerlendirme ölçütlerinin dışına çıkılması ve atama yükseltme süreçlerinde şeffaflık ilkesinin yeterince gözetilmemesi, üniversitelerde liyakat algısını ve kurumsal güveni zedelemektedir.

Akademik kadro ilanları; eşitlik, liyakat, objektiflik ve şeffaflık ilkeleri esas alınarak hazırlanmalı, kişiye veya belirli bir adaya avantaj sağlayacak özel şartlara izin verilmemelidir.

İdari personelin üniversiteler arası yer değişikliği, sürekli, düzenli, kapsamlı ve erişilebilir hale getirilmelidir

Üniversitelerin işleyişinde akademik personel kadar hayati bir rol üstlenen idari personelin (yardımcı hizmetler personeli, memur, teknisyen, şef, sekreter, daire başkanı..) sorunları geciktirilmeden çözüme kavuşturulmalıdır.

Üniversitelerin kurumsal hafızası idari personelin omuzlarındadır. Üniversite idari personeli, diğer kamu kurumlarında olduğu gibi net bir “atama ve yer değiştirme düzenlemesi”ndenyoksundur.

Toplu sözleşme sürecinde imza altına alınan kararımız, ısrarlı takibimiz ve yaptığımız diplomasi ile ikinci kez uygulanan becayiş süreci, tam olarak istediğimiz, hedeflediğimiz nihai bir aşamada değil fakat sınırlı ve kısıtlı olmasına rağmen bu süreçten yararlanan çalışanlar adına aşılması gereken bir eşik daha geçilmiştir.

Fakat idari personelin üniversiteler arası yer değişikliği hakkının, kadro ve muvafakat gerekçeleriyle, üniversite özerkliği gölgesi altında yok sayılmaması gerekir.

Toplu sözleşme hükmüyle getirilen YÖK nezaretinde üniversiteler arası karşılıklı yer değişikliği, yeni bir dönemin başlangıcı ve işaret fişeği olmuştur. Fakat mevcut uygulamanın uzun vadede derde deva olmayacağı, kalıcı bir yer değişikliği sürecine dönüşemeyeceği açıktır. Objektif, somut, öngörülebilir ve denetlenebilir yer değişikliği kriterleri ekseninde, diğer kamu kurum ve kuruluşlarındaki gibi bir yer değişikliği sistemi kurulmalıdır.

Görevde yükselme ve ünvan değişikliği sınavları, merkezi ve düzenli olarak yapılmaya devam edilmelidir

Görevde yükselme sınavları son yıllarda olduğu gibi düzenli ve merkezi olarak yapılmalı, sınava tabi boş kadrolar eksiksiz ilan edilmeli; enstitü, yüksekokul, fakülte sekreterliği ve daire başkanlığı gibi kadrolara yapılacak atamalarda objektif liyakat kriterleri (tecrübe, eğitim, kurumda çalışma süresi) esas alınmalıdır.

egitim2.png

Yükseköğretim tazminatından idari personelin de yararlanması sağlanmalıdır

Her ne kadar bürokrasi, bu mevzuda eşit işe eşit ücret dengesinin bozulmaması gerekiyor gerekçesiyle böyle bir talebe karşı çıkıyor olsa da, bu direnç çok ta haklı bir tepki olmadığı için bu konudaki ısrarlı tavrımızı sürdüreceğiz.

Bazı bakanlıkların bünyesinde çalışanların (adalet, maliye gibi..) diğer kurumlarda çalışanlardan farklı olarak artı tazminat almaları nasıl eşit işe eşit ücret politikasına aykırı değilse aynı şekilde yükseköğretim tazminatının kapsamı genişletilmek suretiyle, idari personelin de bundan yararlanması sağlanmalıdır.

Üniversite daire başkanlarının makam tazminatları diğer kurumlardaki emsalleri ile eşit hale getirilmelidir

Devlet üniversitelerinde görev yapan daire başkanlarının, diğer kamu kurumlarındaki emsallerinden farklı değerlendirilmesi bir ayrımcılık örneğidir. Kanun koyucunun bin civarında kamu çalışanını etkileyen, adalet ve eşitlik ilkelerine tamamen aykırı haksız bu uygulamada niçin ısrar ettiğini anlamak mümkün değildir. Üniversite daire başkanları da emsal görevdekiler gibi makam tazminatından yararlanabilmelidir.

Koruma ve güvenlik personelinin süregelen sorunları çözüme kavuşturulmalıdır

Toplantılarda ve ikili görüşmelerimizde gündeme almamız ve takibimiz neticesinde işçi statüsündeki personelin memurlara amir olamayacağı Cumhurbaşkanlığı ve Yükseköğretim Kurumu genelge ve talimatları ile çözüme kavuşturuldu. Fakat güvenlik personelinin hala çözüm bekleyen problemleri var:

Dini ve Milli Bayramlarda idari izin ve resmi tatil günlerinde çalışma karşılığı olarak aynı işi yapan bir personele sadece her gün için bir gün izin verilip, diğerine ise bir günlük mesai için üç yevmiye ücret ödenmesi hakkaniyetten uzak bir uygulamadır.

Kamu üniversitelerindeki güvenlik personelinin üzerlerindeki üniformada arma üzerinde ve kimliklerinde “özel güvenlik görevlisi” yazılmasından haklı olarak rahatsızlık duymaktadırlar. Bu ‘arma’da özel kelimesi kaldırılarak yerine “güvenlik ve koruma görevlisi” yazımı daha doğru olacaktır.

Koruma ve güvenlik görevlisi kadro veya pozisyonlarındaki personelin, ilgili mevzuatı gereği 5 yılda bir yenilenmesi gereken özel güvenlik sertifika ve kimlik kartı ücreti başta olmak üzere görevlerine ilişkin giderler kurumlarınca karşılanmalı; yaklaşık iki hafta süren meslekî eğitim döneminde gerekli yardım ve kolaylık sağlanarak, bu sürelerde personelin yıllık izin ve diğer özlük haklarına dokunulmamalıdır. Öğrenim durumları ve hizmet süreleri itibarıyla buna karşılık gelen derece ve kademeye yükselmeleri sağlanmalı; 5. dereceye takılıp kalmaları sona erdirilmelidir.

Deprem bölgesinde akademik istihdamın desteklenmesi amacıyla geliştirme ödeneğinin artırımlı olarak ödenmesine devam edilmelidir

15.03.2025 tarihli ve 32842 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Geliştirme Ödeneği Ödenmesine Dair Kararda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Cumhurbaşkanı kararıyla, geliştirme ödeneği, Hatay, Kahramanmaraş ve Malatya’daki üniversitelerde görev yapan öğretim elemanları için yüzde 250 oranında uygulanıyordu. Söz konusu süre, 2026 Eylül ayı itibarıyla sona ermesine rağmen kararın gerekçesini teşkil eden fiili durumların varlığını büyük ölçüde koruduğu görülmektedir.

Hatay, Kahramanmaraş ve Malatya illeri için öngörülen geliştirme ödeneği oranlarının yine en az 18 ay süreyle olmak üzere yüzde 250 oranında uygulanmasına devam edilmesi noktasında düzenleme yapılması ve bu listeye 6 Şubat depremini en ağır şekilde yaşayan Gaziantep’in Nurdağı ve İslahiye ilçelerinin de eklenmesi her iki ilçede görev yapan öğretim elemanlarının da bu düzenlemeden yararlanması sağlanmalıdır.

Tüm paydaşlar, karar mekanizmasında yer alabilmelidir

Öğrenciler, akademik ve idari personel ile yetkili sendika temsilcisi senato çalışmalarına yerine ve konuya göre, karara ortak olarak ya da gözlemci olarak katılabilmelidir.

Lima Bildirgesi’nde de yükseköğrenimin özerkliği ve akademik özgürlük ile ilgili ölçütler arasında yükseköğretim kurumlarının özerkliği için akademik çevredeki tüm üyelerin aktif katılımının sağlandığı demokratik bir öz yönetim kurmaları, tüm akademik çevrenin herhangi bir ayrıma tutulmadan akademik ve idari işlerin yürütülmesinde yer almaları, tüm yönetim organlarının özgürce belirlenmesi, tüm akademik çevrenin temsiline olanak sağlanması ve tüm yükseköğretim kurumları öğrencilerinin kurumun idari organlarında yer almalarını temin etmeleri gerekliliği vurgulanmaktadır.

13-b/4 uygulamasına son verilmeli ya da sınır getirilmeli

Zorunlu bir ihtiyaçtan kaynaklanmayan, personelin rızasının alınmadığı ve uygulanması halinde gerek kişisel ve aile hayatını gerekse mesleki gelişim ve görev aşkını olumsuz yönde etkileyebilecek ve ancak keyfi/subjektif olarak değerlendirilebilecek bir uygulama ne hukuki ne de vicdani bir yöntem olamaz. Gerek mahkeme kararları gerekse Sayıştay denetimleri ile açıkça görülmektedir ki bu 13-b/4 maddesi istismara ve keyfi uygulamaya nihayet derecede açık ve müsait bir maddedir. Ya keyfiliğe imkan ve fırsat vermeyecek şekilde kapsamı sınırlandırılmalı ya da tamamen kaldırılmalıdır.

Toplu sözleşme hükümleri zamanında ve eksiksiz uygulanmalıdır

Kamu İşveren Heyeti ile Kamu Görevlileri Sendikaları Heyeti arasında imzalanan toplu sözleşme hükümleri, kural olarak kanun gibi geçerli ve tarafları bağlayıcı niteliktedir. Anayasal ve kanuni temeli olan toplu sözleşme hükümleri uyulması zorunlu olan hükümler niteliğindedir.

Toplu sözleşmede imza altına alınan bütün hükümler, iki yıl süreyle geçerli ve bağlayıcı olup taraflara, özellikle ilgili kamu kurum ve kuruluşlarına/yöneticilere ‘bunu ister uygularız ister uygulamayız’ gibi bir tavır içerisine girme ya da bu konuda bir tercihte bulunma hakkı vermemektedir.

Örneğin, disiplin kurullarında ve lojman komisyonlarında yetkili sendika temsilcisinin yer alması hususu bir zorunluluk olup kişilere ve kurumlara bir takdir hakkı tanınmamaktadır. Lojman yönergesinde böyle bir hüküm olmaması, bir mazeret ve neden değildir. Yönergede yer alması gerekiyorsa eklenebilir.

Fakat disiplin mevzuatında/yönetmeliğinde ya da lojman yönergesinde bu husususun yer alıp almaması değil, önemli olan Kamu İşveren Heyeti ile Kamu Görevlileri Sendikaları Heyeti arasında imzalanan toplu sözleşmede yer alması hususudur. Burada imza altına alınan bütün maddeler, kanun değerinde bağlayıcı kurallar olup ertelenmesi, uygulanmaması, gereğinin yerine getirilmemesi asla söz konusu olamaz.

Yeni Anayasa ile birlikte yeni Yükseköğretim/Üniversite Yasası yapılmalıdır

1981 yılında olağanüstü şartlarda, ihtilal gölgesinde hazırlanan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, sayısız kez yamalanmasına rağmen, bugünün ihtiyaç ve taleplerine, rekabetçi dünya şartlarına cevap verememektedir. Türkiye'nin sivil ve yeni anayasa tartışmaları, yükseköğretimin yapısal reformu için tarihi bir fırsattır. YÖK, makro politikalar belirleyen, kalite standartlarını denetleyen bir "Yükseköğretim Koordinasyon ve Planlama Kurumuna" dönüştürülmelidir. Yeni anayasa tartışmalarıyla birlikte yeni bir yükseköğretim/üniversite yasasının hazırlanması, yalnızca teknik bir mevzuat çalışması olarak değil, Türkiye'nin bilim ve insan gücü stratejisinin temel unsurlarından biri olarak görülmelidir.

Türkiye'nin yükseköğretim meselesi artık bir "eğitim politikası" meselesinin ötesindedir. Bu mesele aynı zamanda Türkiye'nin insan sermayesi, bilim, teknoloji, demokrasi, kültür, kalkınma ve medeniyet meselesidir. Bu sebeple yükseköğretim reformu ertelenebilecek bir konu değil, Türkiye'nin uzun vadeli gelecek stratejisinin merkezinde yer alması gereken bir devlet politikasıdır.

Üniversiteler, KİK toplantılarını düzenli yapmalı, mutabakat sağlanan konular hayata geçirilmelidir

Üniversiteler, katılımcı yönetim anlayışının hakim olduğu, görünür kılındığı kurumlar olmalı; Anayasa, 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu ve ilgili mevzuatla birlikte; gerek 4688 sayılı kanunun ilgili hükümlerine gerekse kanun hükmündeki Toplu Sözleşmede imza altına alınan kazanımlara hem kendisi uymalı hem de üniversiteleri ve diğer yükseköğretim kurumlarını uyarmalıdır. KİK toplantılarının yılda iki kez yapılması ve burada mutabakata varılarak imza altına alınan kararların uygulanması da yasanın amir hükmüdür.

KİK toplantılarının zamanında ya da hiç yapılmadığı bir üniversite kalmamalı; paydaşlarla, çalışan temsilcisi olarak yetkili sendika ile eksik görülen hususları, sorunları, teklifleri ve projeksiyonları müzakere edebilme olgunluğu gösterilmelidir.

Üniversiteler, soykırımla mücadelenin öncüsü olmalıdır

Üniversiteler; insanlığın vicdanını, hukukun üstünlüğünü ve evrensel ahlakı temsil eden kurumlardır. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan soykırımlar, sivillere yönelik sistematik katliamlar ve insan hakları ihlalleri karşısında akademinin sessiz kalması, varoluş amacıyla çelişir.

Küresel ölçekte, Gazze özelinde başlayan öğrenci ve akademisyen eylemleri şahit olduğumuz üzere, evrensel barışa ve insan yaşamına kasteden devletlere, şirketlere ve kurumlara karşı yürütülen akademik ve ekonomik boykot; şiddet içermeyen, en asil sivil itiraz yöntemlerinden biridir.

Türk üniversiteleri de insanlık suçlarına ortak olan akademik kurumlarla işbirliklerini askıya alma, savaş suçlarını finanse eden markaları kampüslerine sokmama ve insan hakları ihlallerini küresel düzeyde ifşa etme konusunda tavizsiz duruşunu sürdürmelidir. Boykot; adaletin ve yaşam hakkının akademik düzeyde savunulması, zulme, soykırıma ve insanlık suçuna karşı haklı ve haysiyetli bir duruş ve tavır almadır.

2026-2027 Akademik Yılına girerken önümüzde duran tablo, vizyoner adımlar atılmadığı takdirde bir "vasatlık tuzağına" düşme riski taşırken; cesur ve yenilikçi hamlelerin Türkiye'yi küresel bir "cazibe merkezine" dönüştürme potansiyeli de bulunmaktadır. Yükseköğretim Kurulunun bu konuda son birkaç yıl içinde ortaya koyduğu irade, attığı adımlar ve yaptığı hamlelerin yükseköğretim politikalarına yansıması takdirle karşılanmaktadır. Bu mesai ve uygulamaların istikrarlı ve kararlı bir biçimde devamı getirilerek ülkemize, milletimize ve insanlığa fayda üretmesi sağlanmalıdır.

Eğitim fakülteleri ve öğretmen yetiştiren kurumların yeniden yapılandırılmasından doçentlik kriterlerine, idari personelin özlük haklarından yeni bir Yükseköğretim Yasasına kadar uzanan zorunlu bir reform paketine olan ihtiyaç görülmelidir. Bu ihtiyacın hiçbir paydaşın tek başına altından kalkamayacağı kadar büyük olduğu da bilinmelidir.

Terörsüz, huzurlu bir Türkiye ikliminde, evrensel ahlaki duruşundan taviz vermeyen, çağı doğru okuyan ve uluslararası standartlarda bilgi üreten bir akademi; Türkiye Yüzyılı'nın en sağlam omurgası olacaktır. Bu doğrultuda tüm siyasi karar alıcıları, YÖK'ü, MEB'i ve akademik camiayı ortak aklı işletmeye ve ülkemizin geleceği için eyleme geçmeye davet ediyor; yeni akademik yılın hayırlı olmasını diliyoruz.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.