Koncuk: İş Güvencesinden Asla Vazgeçmeyeceğiz

Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, 12 Mart 2016 tarihinde Kırklareli ve Edirne, 13 Mart 2016 tarihinde de Tekirdağ Şubelerinin istişare toplantılarına katıldı.

Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, 12 Mart 2016 tarihinde Kırklareli ve Edirne, 13 Mart 2016 tarihinde de Tekirdağ Şubelerinin istişare toplantılarına katıldı. Genel Başkan’a Genel Mali Sekreter Seyit Ali Kaplan ve Genel Eğitim ve Sosyal İşler Sekreteri Cengiz Kocakaplan eşlik etti. Toplantılarda Kırklareli, Edirne ve Tekirdağ Şube Başkanları, Şube Yönetim Kurulu Üyeleri, İlksan Yönetim Kurulu Başkanı Tuncer Yılmaz, ilçe ve işyeri temsilcileri ile şubelerin kadın komisyonu üyeleri katıldı.

Eğer Türkiye’de ihanetin bir bedeli olsaydı, birileri bu bedeli öderdi. Şehitlerimizden başka bu bedeli ödeyen oldu mu? Tam tersine ihanetin bedelini ödemesi gerekenler baş tacı edildi.

Toplantılar şube başkanlarının açılış konuşmasıyla başladı. İlksan Yönetim Kurulu Başkanı Tuncer Yılmaz da İlksan’ın faaliyetleri ve 9 Nisan tarihinde yapılacak ilçe temsilciliği seçimlerine dair bilgi verdi. Toplantılarda Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk da bir konuşma yaptı. Koncuk, İstiklal Marşı’nın 95’inci yıldönümünü kutlayarak sözlerine başladı. İstiklal Marşı’nı kaleme alan büyük şair Mehmet Akif Ersoy’u rahmet ve minnetle anan Koncuk, “Bugünlerde İstiklal Marşı’nı tüm anlamıyla bilmek biraz daha da önem arz ediyor. Türkiye’nin ihanet sarmalında yoluna devam etmeye çalıştığı günümüzde, İstiklal Marşı’nın birileri tarafından anlamının ne kadar kavrandığını merak ediyorum.” dedi.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet dileyen Koncuk şunları kaydetti: “Şehitlerimize bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum. Şehitlerimizin ailelerine de Allah sabır versin. Şehitlerimizi unutmayalım, onların hatıralarına sahip çıkalım. Biz bu saygıyı kaybettiğimizde şehitlerimize ihanet etmiş oluruz. Herkes şehitlerimizden bahsediyor ama bu acıyı millet olarak ne kadar hissettiğimiz konusunda endişelerim var. Eğer Türkiye’de ihanetin bir bedeli olsaydı, birileri bu bedeli öderdi. Şehitlerimizden başka bu bedeli ödeyen oldu mu? Tam tersine ihanetin bedelini ödemesi gerekenler baş tacı edildi. Bu, şehitlerimize saygı mıdır?”

Eğer o ilin valisi, o ilçenin kaymakamı, emniyet müdürleri asfaltın altına döşenen bombaları gördüler ve ses çıkarmadılarsa ihanetin tam göbeğindedirler, şayet görmedilerse yine ihanetin içerisindelerdir.

Ülkemizin çözüm süreci adı verilen bir ihanet süreci yaşadığına dikkat çeken Koncuk şunları kaydetti: “Akil adamlar dönemini hatırlıyorsunuz. Bana da akil adımlık teklif edilmiş, ancak bu teklifi reddetmiştim. Akil adamlar şehir şehir gezerek, sözde çözüm sürecini anlattılar. Hepsi değilse de bir kısmı, PKK’nın bu ülkenin geleceği bakımından ne kadar gerekli olduğunu anlattı. Hatta bazıları ‘PKK’ya terör örgütü demeyin’ şeklinde telkinlerde bulundu. ‘PKK terör örgütü değildir’ diyenler oldu. Biz o dönemde Türkiye Kamu-Sen olarak akil adamların fikir olarak karşısında yer aldık. Çözüm sürecinin doğru olmadığını, PKK’yı aklama süreci haline dönüştüğünü, bunun da bir ihanet olduğunu ifade ettik. Geldiğimiz noktada endişelerimizde ne kadar haklı olduğumuzu görüyoruz. Balıkesir’de akil adamları protesto ettikleri için Türkiye Kamu-Sen yöneticilerine biber gazlı müdahalede bulunuldu. Bunun ardından Türkiye Kamu-Sen yöneticileri hakkında dava açtılar. Balıkesir Adliyesi önünde bu arkadaşlarımızın yargılanmalarını kınayan bir konuşma yaptığım için ben de yargılandım. Bakınız; kimseden korkumuz da yok, kimseye eyvallahımız da yok. Biz, ihanet sürecinin PKK terör örgütüne can suyu verme süreci olduğunu gördük. Asfaltın altına tonlarca bomba konuldu. Eğer o ilin valisi, o ilçenin kaymakamı, emniyet müdürleri asfaltın altına döşenen bombaları gördüler ve ses çıkarmadılarsa ihanetin tam göbeğindedirler, şayet görmedilerse yine ihanetin içerisindelerdir. Biz bunu unutacak mıyız? Buradan ifade ediyorum: Bu millet gün gelecek bu ihanetin hesabını o valilerden, o kaymakamlardan, o yöneticilerden soracak. Bunların kaçışı yok. Hesap gününün korkusuyla yaşasınlar. Millet olarak bunun hesabını sorarız. Hatırlarsanız Kenan Evren’in cenazesinde hiç kimse yoktu. Oysa bir dönem Evren’in posterleri evlerin duvarlarına asılırdı. Kenan Evren öldüğünde ‘Allah rahmet eylesin’ diyenler oldu mu? Dolayısıyla zulüm eden karşılığını alır. Millet olarak bu olayların unutulmamasını sağlamak adına gayret gösterelim. Türkiye’nin en aydın kesimi dediğimiz kesimi bunu unutur, önemsemezse, bu milletin hiçbir geleceği kalmaz.”

Okul müdürü, ilçe milli eğitim müdürü, sağlık müdürü olmak için kendisini pazarlayanların, memleket elden gittiğinde, o müdürlükleri de kendilerini kurtarmayacak.

“Vatan yoksa, namus da, şeref de yok” diyen Koncuk, şunları söyledi: “Suriye’de yaşananları görüyorsunuz. Hatay’da 500 bin Suriyeli sığınmacı var. Vatan yoksa, namus da yok, şeref de yok. Okul müdürü, ilçe milli eğitim müdürü, sağlık müdürü olmak için kendisini pazarlayanların, memleket elden gittiğinde, o müdürlükleri de kendilerini kurtarmayacak. Suriye’de ne müdürler vardı, şimdi ne unvanları, ne evi barkı, ne de şerefleri kaldı. Bu nedenle meseleye farklı yaklaşmak zorundayız.”

Bu mücadelede safımızın Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Emniyet güçlerinin yanında olduğunu kaydeden Koncuk, “Bugün bunları konuşmuyorsak, bu yaşananları unuttuğumuz anlamına gelmesin. Hakkımız bakidir. Gün gelecek bu defteri açacağız. Şu anda şehitlerimize saygımızdan dolayı alanlara inmiyoruz. Birileri ‘Çok güçlüyüz’ zannetmesin. Ne demişler, ‘Duvara dayanma çöker, insana dayanma ölür.’ Yüce Allah’a dayanacağız, hakka sarılacağız, hikmete bağlanacağız. Bunun dışındaki hiçbir yol, yol değildir” dedi.

Dünya tarihinde hiçbir zalim yok ki ortaya koyduğu zulmün bedelini ödememiş olsun.

Toplumda en büyük görevin akademisyenlere, öğretmenlere ve din görevlilerine düştüğünü bildiren Koncuk, “Yüce Allah, ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu’ diyor. Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi, bilenlerin daha kıymetli olduğu, ikincisi de bilenlerin sorumluluğunun bilmeyenlere göre daha fazla olduğudur. Ahlaklıyım ama ahlaksızlığa ses çıkarmıyorum, o zaman ahlaklı olmanın ne anlamı olur” diye konuştu.

“Yaptığım bu konuşmalarla risk aldığımı söyleyenler oluyor ama ben doğruları söylüyorum. Bu nedenle risk almıyorum” diyen Genel Başkan Koncuk, sözlerini şöyle sürdürdü: “Tam tersine ahlaksızlık bataklığına batanlar, kul hakkı yiyenler daha çok risk alıyor. Belki bu dünya bakımından bir risk olarak değerlendirilebilir ama Allah katında ‘bilenler ile bilmeyenler bir olur mu’ yükümlülüğünden hareket ettiğimizde risk almıyoruz, esas riski onlar alıyor. Ahlaksızlık yapıyorlar, namussuzluğa ses çıkarmıyorlar. Zannediyorlar ki, bir eli yağda bir elim balda yaşayacak. Böyle bir dünya yok! Zulmeden bedelini öder. Dünya tarihinde hiçbir zalim yok ki ortaya koyduğu zulmün bedelini ödememiş olsun.”

Sendikacılığı huzur iklimini sağlayan bir metot olarak görmemiz lazım. Sendikacılık, kamuda huzursuzluk, çalışma barışını bozan bir kavram olmamalıdır. Okul müdürü, bir başka sendikanın üyesisin diye farklı muamele ediyor. Bu nasıl kabul edilebilir?

Genel Başkan Koncuk, Edirne İli Uzunköprü İlçesinde 20 aday öğretmenin, göreve başlamalarının ikinci gününde, hafta içi mesai saatinde, Eğitim Bir Sen İlçe Temsilciliği’nin düzenlediği bir kahvaltıya, telefonla aranarak Eğitim Bir Sen İlçe Temsilcisi tarafından davet edildikleri ve  bu suretle yapılan toplantıya Uzunköprü İlçe Milli Eğitim Müdürü’nün de katıldığını da hatırlatarak şunları söyledi: “Uzunköprü İlçe Milli Eğitim Müdürü; sen nasıl bir insansın? Adamlık koltuğa oturmakla olmuyor. Eğer koltuktan kaynaklanan bir adamlık varsa, bu adamlık değildir. Kişi, o koltuğa adamlık atfediyor. Zaten aday öğretmenler bin bir güçlükle atanmışlar. Uzunköprü İlçe Milli Eğitim Müdürü aday öğretmenleri tüm sendikaların temsilcileri ile tanıştırabilirdi, bu güzel bir yaklaşım olurdu. Şimdi bu stajyerlerin hepsi Eğitim Bir-Sen’e üye olsa ne yazar? Korkutarak üye yaptığın insanlarla nasıl yürüyebilirsin? Buradan teşkilatlarımıza bir kez daha sesleniyorum: Kimseyi ezerek üye yapmayın. Bizim ezilmiş değil, dik duruşlu insanlara ihtiyacımız var. Sendikacılığı bir ülkede huzur iklimini sağlayan bir metot olarak görmemiz lazım. Sendikacılık, kamuda huzursuzluk, çalışma barışını bozan bir faaliyet olmamalıdır. Tam tersine huzuru sağlamak adına sendikacılık yapılır. Düşünün bir okul müdürü bir başka sendikanın üyesisin diye farklı muamele ediyor. Bu nasıl kabul edilebilir? 35 yıllık öğretmenlik hayatımda böyle bir şey görmedim. Aday öğretmenlerin büyük kısmı sendikamıza üye olmak istiyor ama adaylıklarının kalkmayacağından korkuyorlar. Böyle bir şey olmaz! Bu bir sanal korkudur. Son yapılan aday öğretmenliğin kaldırılması için yapılan sınavlarda birkaç kişi başarısız oldu, onlar da Türk Eğitim-Sen üyesi değil. Bu yaşandı, Allaha çok şükür kimsenin başına bir şey gelmedi. İnanacağız, korkmayacağız. Bir danışman öğretmen aday öğretmene ‘Türk Eğitim-Sen üyesi olacaksın’ derse, onlardan hiçbir farkımız kalmaz. Şahsiyetini mesleğe başlarken ezdiğimiz insanlardan milletin geleceği adına öğrenci yetiştirmesini nasıl isteyeceğiz? Mesleğe başlarken korkutmuşsunuz, ‘menfaatine göre davran’ diye öğretmişsiniz, sonra da bu insanlardan öğrencilere hakkı, mücadeleyi, ahlakı öğretmesini isteyeceksiniz. Bu nasıl mümkün olacak? Kendi haline bıraksanız belki öğretecek ama mesleğe başlar başlamaz onu ezdiniz, korkuttunuz. Bu tutumu, Uzunköprü İlçe Milli Eğitim Müdürüne şeref getirmez. Türk Eğitim-Sen Genel Merkezi olarak bununla ilgili gerekenleri yaptık. Buradan Uzunköprü İlçe Milli Eğitim Müdürüne sesleniyorum: Seni o koltuktan aldırana kadar uğraşacağım.”

Tetikçi çetelerin varlığına işaret eden Koncuk, “Binlerce okul müdürünü, müdür yardımcısını, müdür başyardımcısını görevden aldılar. Bunu tetikçi çeteler yaptı. Her biriyle ilgili suç duyusunda bulunduk ve idari soruşturma açılmasını istedik. Bu insanların yaptıkları artık hem yargının hem de idarenin arşivinde var. Bizden sonra gelenler de unutmaz, takip ederler” diye konuştu.

Koncuk okul müdürlüğü görevlendirmelerinde yapılan mülakatlarda yaşanan rezilliği de hatırlatarak şöyle konuştu: “Muğla'da müdürlük mülakatında Komisyon Başkanı Milas İlçe Milli Eğitim Müdürü, komisyonun göreve başlamasından önce komisyon üyelerine, 'İlçe Milli Eğitim Müdürleri kimlerle çalışmak istediklerini belirlediler. Hatta kimin hangi okula atanacağı belirlendi. Biz de bu isimlere bu puanları vereceğiz' dedi. Komisyon üyesi Ali Öğütveren'in ise hazır listeleri onaylamadığı için İl Milli Eğitim Müdürü  tarafından istifası istendi. Bu kepazeliğe alet olmak istemeyen şube müdürü, Muğla Valiliği'ne tüm olan biteni anlatan bir dilekçe vererek istifa etti. O dilekçenin bir örneği de bizde. Biz de gerekenleri yaptık. Genel Merkez Yöneticilerimiz, Milas İlçe Milli Eğitim Müdürü ile görüştü. Kendisi şu anda Konya Ereğli İlçe Milli Eğitim Müdürü. Genel Merkez Yöneticilerimiz, yapılan haksızlığı bir kez daha dile getirdi, o da masasında küçüldü, tık diyemedi. Yaptığını savunabilecek yürek de yok. Öte yandan konuyu Milli Eğitim Bakanına da iletmiştik. Muğla İl Milli Eğitim Müdürü de görevden alındı. Bunların hepsi kayıt altında, unutmayacağız, takip edeceğiz.”

Bir hizmet kolunda elbette farklı sendikalar olur, olsun, bu yarışta güzelliği sağlamalı ama hakem bir pehlivana taraf olursa, tuş olana ‘tuş olmadı’ derse, diğer pehlivan ne yapsın?

 “İster vali, ister kaymakam olun, tetikçilik yapmayın. Yarın bu ülkede bizimle yaşayacaksınız. Adalet üzere davranın. Mevzuatı uygulayın, insanlar arasında ayrım yapmayın” diyen Koncuk sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben bunu Sayın Başbakana da dile getirdim, ‘Hükümetin görevi arasında sendikalar arasında taraf olmak gibi bir madde var mı?’ diye sordum. Böyle bir şey olabilir mi? Sendikacılığınızı görelim, pehlivanlığınızı görelim. Kırkpınara çıkmış yiğitlerse, hakemden torpil beklemesinler, adam gibi güreşsinler. Gelsinler, delikanlıca sendikacılık mı yapacağız, birlikte yapalım, yarışalım. Bir hizmet kolunda elbette farklı sendikalar olur, olsun, bu yarışta güzelliği sağlamalı ama hakem bir pehlivana taraf olursa, tuş olana ‘tuş olmadı’ derse, diğer pehlivan ne yapsın? Maalesef  Türkiye bu durumda. Böyle bir sendikacılık olmaz, kabul edilemez. Evrensel ölçülerde sendikacılığın literatürü doğruyu yapmaktır. Ne yazık ki bu tür adamlarda ise hiçbir ahlaki değeri yok. Bugün sağa yatar yarın dik yatar öbür gün paralel yatar.”

İktidar partisi seçim beyannamesinde taşeron çalışanları kadroya alacaklarını ifade etti. Bugün ise asıl iş tanımına uyanları kadroya alacaklarını söylüyorlar. Asıl iş tanımına uyan taşeron çalışan sayısı 120 bin ile 150 bin arasında. Geriye kalan 570 bin kişi taşeron çalışan olarak kalmaya devam edecek. Nereye kadar? Bir başka seçim döneminde taşeron çalışanların oylarına ihtiyaçları olduğunda.

Kamuda taşeronlaşmanın 14 yılda 20 binden 720 bine çıktığını hatırlatan Koncuk, “Özel sektörü de dahil ettiğimizde taşeronlaşma 2.5 milyona kadar çıkıyor. İktidar partisi seçim beyannamesinde taşeron çalışanları kadroya alacaklarını ifade etti. Bugün ise asıl iş tanımına uyanları kadroya alacaklarını söylüyorlar. Asıl iş tanımına uyan taşeron sayısı 120 bin ile 150 bin arasında. Geriye kalan 570 bin kişi taşeron çalışan olarak kalmaya devam edecek. Nereye kadar? Bir başka seçim döneminde taşeron çalışanların oylarına ihtiyaçları olduğunda.

Sadece taşeron çalışanlar da değil, 4/C’li, 4/B’li çalışanlar var. Bugün Türkiye Kamu-Sen’in gayretleri neticesinde 4/C’lilerin kadroya alınması konuşuluyor. Yine Belediyelerde 50 bin kişi 5393 sayılı yasaya göre çalışıyor. PTT’de idari hizmet sözleşmesi olanlar var. Çalışanların kaderini idarecilerin iki dudağı arasına terk ettiler. Vekil ebe, vekil imam, vekil hemşire var. Şimdi de esnek istihdam, part-time çalışma, kiralık işçi dönemi, özel istihdam büroları getiriliyor. Görüldüğü üzere çalışma hayatı köstebek tarlasına dönmüş. Özel istihdam büroları amele pazarlarının modern şeklidir.  Çalışma Bakanına da Biz 4/C, 4/B’den kurtulmaya çalışıyoruz. Siz bu uygulamayı getiriyorsunuz’ dedim. Kamuda uygulamayacaklarını söylüyorlar. Nerede uygulayacaksınız? O insanları ya kamu çalışanı ya da kamu işçisi olarak istihdam edeceksiniz. Dolayısıyla bu da tüm insanları doğrudan doğruya ilgilendiren bir durumdur” diye konuştu.

Türkiye Kamu-Sen’i büyütmek, çalışma hayatına kurulan tuzakları önleme bakımından bir anlam ifade ediyor.

“Eğer çalışma hayatıyla ilgili problemler yaşanırken, hiçbir şey söylemiyorsanız bunun adı sendikacılık değildir” diyen Koncuk, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bugün Türkiye Kamu-Sen’den başka yaşananları dile getiren bir sendika yok. İşçi sendikalarında tık yok. Bir başka konfederasyon hükümetin yanlışlarını doğru diye takdim ediyor. Dolayısıyla Türkiye Kamu-Sen’i büyütmek, çalışma hayatına kurulan tuzakları önleme bakımından bir anlam ifade ediyor.”

Toplumun dinamikleri dediğimiz insanların ayarları ile oynadıktan, onları bütün inançlarından sıyırdıktan, inandıklarından vazgeçmeye zorladıktan, adeta teslim aldıktan, posa haline getirdikten sonra, nereye koyarsan koy, o insanlardan hiçbir şey olmaz! 

Koncuk şunları da kaydetti: “Ayarları ile oynadığınız insanlar, bu memleketin geleceği için çalışan insanlardır. Peki ayarı bozulmuş insanlarla bu ülke nasıl yürüyecek?  Ülkenin geleceği ile ilgili kaygı duyuyorum. Akademisyenler, öğretmenler, din görevlileri, kamu çalışanları toplumun dinamikleridir.  Yanlış giden işleri düzeltmekle sorumlu olanlar bu insanlardır. Şu sendika, bu sendika diye ayırmıyorum, ben ülkenin geleceği ile ilgili kaygı duyuyorum. Çünkü toplumun dinamikleri dediğimiz insanların ayarları ile oynadıktan, onları bütün inançlarından sıyırdıktan, inandıklarından vazgeçmeye zorladıktan, adeta teslim aldıktan, ahlaken posa haline getirdikten sonra, nereye koyarsan koy, o insanlardan hiçbir şey olmaz!  Dolayısıyla işin en üzücü tarafı, ülke geleceği ile ilgili sorumluluk alması gereken insanların eciş bücüş hale getirilmesidir.

Falan sendikanın 1 milyon üyesi olmuş, 5 milyon üyesi olmuş, 10 milyon üyesi olmuş, ne olur ki? Hiçbir ahlaki değeri olmayan, posa haline gelmiş, bomboş 10 milyon üyen olsun ne olur? Hiçbir şey olmaz. Bu anlayışa başkaldırmamız lazım. İnsanların inandıkları değerlerin değersizleştirilmesine, karakterlerinin yok edilmesine başkaldırmamız lazım.”

Yaşananlara sessiz kalırsanız, ‘Sana ne? Sen de bu dümene ayak uydur, işine bak’ denilirse, bu kolay bir sendikacılık olur.

Koncuk sözlerini şöyle sürdürdü: “Peygamber Efendimiz, ‘Bir haksızlık gördüğünüzde elinizle düzeltiniz, eğer elinizle düzeltemiyorsanız, bunu dilinizle düzeltiniz. Bu da yetmiyorsa, buğz ediniz. O imanın en zayıf derecesidir’ diye buyuruyor.  Tüm bunlar yaşanırken, elinizle müdahale edemiyorsanız, biz ederiz. Dilinizle müdahale edemiyorsanız, biz ederiz. Hiç olmazsa kalbinizden buğz ediniz. Bu da en azından bir üye formu doldurmaktır. Bu çok ciddi bir tepkidir. Bunu yaşatanlar bellidir. Bir de bunların değirmenine su taşımaktan başka hiçbir özelliği olmayan sözde bir sendikanın üye sayısı artıyor. 1 milyon üye hedefleri var. Peki o zaman ne olacak? Çalışma hayatında çok büyük rezillikleri yaşayacağız, sineye çekeceğiz, evlatlarımız yarın kiralık işçi, taşeron eleman olarak adeta köle anlayışıyla çalıştırılacaktır. Bunlar sendikal mücadele ile çözülebilir ama yaşananlara sessiz kalırsanız, ‘Sana ne? Sen de bu dümene ayak uydur, işine bak’ denilirse, bu kolay bir sendikacılık olur. Hiçbir risk almazsınız, kimseyle kötü olmazsınız, istekleriniz iyi, kötü yapılır, hatta başka menfaatler de sağlarsınız. Yeter ki kendini pazarla, satın alacak çok adam çıkar. Ama biz hiçbir zaman bu yolu tercih etmedik, bundan sonra da tercih etmeyeceğiz.”

İş güvencesinden asla vazgeçmeyeceğiz.

2003 yılından bu yana ‘657 Sayılı DMK değişmelidir, işçi-memur ayrımı kaldırılmalıdır’ şeklinde söylemlerde bulunulduğuna dikkat çeken Koncuk, şunları kaydetti: “Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı olduğum 2011 yılından beri devlet memurluğu kavramına kafayı taktıklarını, yeni istihdam yöntemleri getirmeye çalıştıklarını ifade ediyordum. Özellikle 1 Kasım seçimleri öncesinde Sayın Cumhurbaşkanı’nın kamuda paralel yapıyı temizlemek için 657 Sayılı DMK’nın değiştirilmesi gerektiğini söylemesinin ardından bunu herkes duydu. Hatta Türkiye Kamu-Sen olarak Sayın Cumhurbaşkanı’nın Başbakanlığı döneminde bu konudaki konuşmalarını kitapçık haline getirdik. Şunu herkes bilmelidir ki; iş güvencesinden asla vazgeçmeyeceğiz.

Ne yazık ki kraldan çok kralcı var. Pek çok köşe yazarı, bazı sivil toplum örgütü başkanları da 657 Sayılı DMK’nın değişmesi gerektiğini söylüyorlar. Kabine açıklamadan önce Çankaya Köşkü’nde Sayın Başbakan sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ile bir toplantı yaptı. Toplantıda iş güvencesinin tartışmaya açılmasından duyduğumuz rahatsızlığı dile getirdik. O toplantıda bir sivil toplum kuruluşunun başkanı çıkmış, ‘657 sayılı Devlet Memurları Kanunu değişmelidir’ diyor. Ben de ‘Sana ne? Seni ne ilgilendiriyor? Hayatında hiç 657 Sayılı Kanunun kapağını açtın mı, bu kanunu hiç okudun mu?’ dedim. ‘Okumadım’ dedi. ‘2 milyon 600 bin insanı ilgilendiren -hatta ülkenin idari sistemini değiştirecek bir değişiklikten bahsediyoruz- okumadığın bir kanun ile ilgili Başbakanın, Bakanların huzurunda ahkâm kesiyorsun, ayıp’ dedim. Bazı köşe yazarları da ‘Öncelikle 657 sayılı kanun değişmelidir’ diyor. ‘Neresi değişmelidir?’ diye sorsak, vallahi cevap veremezler. Toplumda memurlar ile ilgili öylesine yanlış bilgiler oluşturulmuş ki, memurları kadın ise örgü ören, erkek ise bilgisayar başında okey oynayan insanlar olarak göstererek itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Böyle bir ahlaksızlık olabilir mi?”

Türkiye’de ise 29 vatandaşa bir memur düşüyor. Şanlıurfa ve İstanbul’da 43 vatandaşa bir memur düşüyor. Memur sayısı neye göre, kime göre fazla? Bizim yönümüz AB ülkeleridir. Afrika ülkelerine göre mi memur sayısı fazla diyeceğiz?

Türkiye’de memur sayısının fazla olmadığını da kaydeden Koncuk, “2013 yılında Abant’ta bir çalıştay yapılmıştı. Dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik vardı. O çalıştay’da da memur sayısının fazla olduğu iddialarına vurgu yaparak, ‘Bu yalanları kim söylüyor?’ diye sormuştum. Bakınız; OECD ülkelerinin ortalamasını baz aldığınızda her 15 vatandaşa bir devlet memuru düşüyor. Hatta bazı AB ülkelerinde 9 vatandaşa bir memur düşüyor. Türkiye’de ise 29 vatandaşa bir memur düşüyor. Şanlıurfa ve İstanbul’da 43 vatandaşa bir memur düşüyor. Memur sayısı neye göre, kime göre fazla? Bizim yönümüz AB ülkeleridir. Afrika ülkelerine göre mi memur sayısı fazla diyeceğiz? Hatta OECD ülkelerinin ortaya koyduğu kalitede bir hizmete ulaşmak için 2 milyon 600 bin olan memur sayısını 5 milyon 200 bine çıkarmamız lazım. Türkiye’de sadece hemşire ihtiyacı 200 bin, 75 bin ücretli öğretmen görev yapıyor. Sayın Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, ‘Ağustos ayında öğretmen ataması yapmayacağız’ şeklinde bir açıklama yaptı. Buradan Bakan’a sesleniyorum: 75 bin ücretli öğretmenin görev yaptığı bir ülkede siz hangi akla hizmet Ağustos ayında öğretmen ataması yapmayacaksınız? Bu kabul edilemez bir durumdur. Ne zamanki ücretli öğretmene ihtiyacımız kalmayacak şekilde öğretmen ihtiyacını karşılarız, o zaman kimseye sözümüz olmaz” diye konuştu.

Yargı hakkından dolayı iş güvencemizin olduğu dolaylı olarak kabul edilebilir ama sınırsız bir iş güvencemiz yok. Binlerce memur işten atılıyor.
Koncuk sözlerini şöyle sürdürdü: “İş güvencemizin kaynağı 657 Sayılı DMK değildir. Hayatında 657 Sayılı Kanunu okumayan cahiller bunu söylüyor ama memurun iş güvencesi yok. Herhangi bir yerde ‘Memurun iş güvencesi vardır’ yazmaz. Devlet memurlarının Anayasa’nın 125. maddesinden doğan yargı hakkı vardır. Yani idarenin her türlü tasarrufuna karşı yargı yolu açıktır. İş güvencemiz yok, hukuk devletlerinde yargı hakkımız var. Yargı hakkından dolayı iş güvencemizin olduğu dolaylı olarak kabul edilebilir ama sınırsız bir iş güvencemiz yok. Binlerce memur işten atılıyor.

Anayasa’nın 125. Maddesini ‘İdarenin her türlü tasarrufu yargı denetimine açık değildir’ şeklinde değiştirseler, ne olur? O zaman Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler devreye girer. Kopenhag kriterleri var, Avrupa Sosyal Şartı var, ILO Sözleşmesi var. Anayasanın 90’ıncı maddesi uluslararası sözleşmeleri kanun hükmünde görüyor. Devlet memurluğu kavramını, yargı hakkımızı kaldırmak kolay bir iş değil. Ama devlet memurluğu kavramından rahatsız olduklarını hepimiz biliyoruz. Hatırlayın; 6552 Sayılı Torba Yasa  çıkarıldı. Bu yasanın bir maddesi de devlet memurlarının yargılanmasıyla ilgili bir maddeydi. Meslekten atılan bir devlet memuru dava açtığı ve kazandığı taktirde idare bu kararı 30 gün içinde uygulamak zorunda. O dönemde meslekten atılan bir devlet memuru dava açtı, kazandı. İdare bunu 2 yıl içinde uygulayabilir, yani 30 günlük süreyi iki yıla çıkaran bir düzenleme yapıldı. Bu düzenleme tüm devlet memurları için yapılacaktı. Ancak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden iki ay önce yapılan Türkiye-AB Karma İstişare Komitesi’nin toplantısında ben bu konuyu açtım. Sayın Erdoğan’a ‘17-25 Aralık tarihinden sonra, Türkiye’de ne olduysa oldu, çıkardığınız mevzuat, bazı insanları devlet kademelerinden atmaya yönelik oldu. Bu durum yüzbinlerce suçsuz insanı da etkiliyor. İnsanları hem şahsınıza hem de siyasi teşekkülünüze kızgın hale getiriyorsunuz.’ dedim. Bu konuşmanın üzerine Başbakan, ‘Canlı örnek verebilir misiniz?’ dedi. Ben de torba yasa örneğini verdim ve şöyle dedim: ‘Bu yasa ile memurların yargı hakkı ellerinden alınıyor. Devlet memurlarının elinden yargı hakkının alınması onları iş güvencesiz hale getiriyor’ dedim. Bunun üzerine Sayın Erdoğan ‘Dünyanın neresinde işçi-memur ayrımı’ var dedi.  Bu konuyu ayrıca tartışabileceğimi belirttim, kendisine ‘yargı hakkı ile ilgili düzenlemeden bahsediyorum’ dedim. Sayın Erdoğan, da ‘ilgisi var’ dedi. Yani Sayın Cumhurbaşkanı şunu demek istiyor: Kamu çalışanlarını iş güvencesiz hale getirmek istiyorum. Dolayısıyla yargıyla ilgili düzenleme yapılırsa memur-işçi ayrımını dolaylı olarak ortadan kaldırılmış oluyor. Ben de, ‘Cumhurbaşkanı seçimleri öncesinde devlet memurlarını kızdırmanın size ne faydası olacağını merak ediyorum.’ dedim. Daha sonra Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile TBMM'de karşılaştık ve kendisi bana 'o maddeyi çözdük' dedi. Nasıl çözüldü? O maddeyi daraltmışlar, sadece emniyet teşkilatını, daire başkanı ve üstü yöneticileri dahil etmişler. Anayasa Mahkemesi de daha sonra bu maddeyi toptan iptal etti. Tüm bunları birlikte anlatalım. İnsanların kendine gelmesini hep birlikte sağlayabiliriz.”

Kurs merkezlerine ataması yapılmayan öğretmenlerimizi atayın. Ayrıca Türkiye’de etüt öğretmen sistemini de getirebiliriz. Elimizde bu kadar genç öğretmeni neden değerlendirmiyoruz?

Koncuk sözlerini şöyle tamamladı: “Öte yandan bazı öğretmenlerimiz saat 17:00’a kadar çalışıyor, akşamları ve hafta sonları da kurs veriyor. Şunu bilin ki; öğretmenlerimiz Süpermen değil. Aynı koltuğa iki karpuz sığmaz. Öğretmen arkadaşlarımız bu şekilde çalıştırıldığı sürece sürmenaj olmaktan kurtulamazlar. Sayın Bakan Nabi Avcı’ya şöyle bir önerim var: Dershaneleri kapattınız ve okullarda kurs açtınız. Kurs merkezlerine ataması yapılmayan öğretmenlerimizi atayın. Bugün 400 bin ataması yapılmayan öğretmenimiz var. Öte yandan öğrenci çalışması takip edilemiyor. Bunun için Türkiye’de etüt öğretmen sistemini de getirebiliriz. Elimizdeki bu kadar genç öğretmeni neden değerlendirmiyoruz?”

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

MEB PERSONEL Haberleri