Vedat Ali İNAM

Vedat Ali İNAM

Aynadaki Terazi

İnsan, başkalarının kusurlarını görmek için gözlerini açar da kendi kusurları söz konusu olduğunda neden kapatır? Başkalarını yargılarken hakikati aradığını söyler de ; oysa çoğu zaman aradığı, kendi kanaatlerinin tasdik edilmesidir.

İnsanoğlu çoğu kez bilmekle inanmayı, anlamakla yorumlamayı, hakikatle kanaati birbirine karıştırır. Kendi zihninin sınırlarını dünyanın sınırları sanır.

Belki de insanın en büyük yanılgısı, başkalarını tanımaya çalışırken kendisini tanımayı ihmal etmesidir. Çünkü insan, başkalarının hayatındaki yanlışları kolayca görürken kendi yanlışlarına gerekçeler bulmakta ustadır. Kendi hükümlerini sorgulamak yerine başkalarının davranışlarını sorgular; kendisini anlamaya çalışmak yerine dünyayı kendi ölçülerine göre düzeltmeye kalkışır.
Oysa hakikate giden yol, insanın önce kendi yanılabilirliğini kabul etmesiyle başlar.

Cehalet yalnızca bilmemek değil, bilmediğini bilmemektir. Bilgelik ise her sorunun cevabını bilmekten önce, hangi sorunun karşısında durup düşünmek gerektiğini fark etmektir. “Bilmiyorum.” diyebilen zihin öğrenmeye açıktır; her konuda kesin konuşan zihin ise çoğu zaman kendi kanaatlerinin tutsağıdır.

İnsan bazen bir düşünceyi doğru olduğu için değil, uzun zamandır ona inandığı için savunur. O düşünceden vazgeçmek, yalnızca bir yanlışı düzeltmek değil, kendi benliğiyle yüzleşmek anlamına gelir. Bu yüzden gerçeği öğrenmektense yanılgılarının içinde kalmayı tercih eder.
Böylece düşünmek, hakikati arama çabası olmaktan çıkar; haklılığını kanıtlama mücadelesine dönüşür.

Bu nedenle her tartışmaya girmek, her iddiaya cevap vermek, her yanlışı düzeltmeye çalışmak gerekmez. Bazı tartışmaların amacı hakikati bulmak değil, karşısındakini susturmaktır. Söz çoğalır, anlam azalır; ses yükselir, düşünce sığlaşır. İnsan, karşısındakini yenmeye çalışırken kendi düşüncesini geliştirme fırsatını da kaybeder.

Çünkü dinlemek, yalnızca başkasının sözünü duymak değil, kendi düşüncemizin eksik olabileceğine de ihtimal vermektir. Bazen hakikate yaklaşmanın en doğru yolu susup dinlemektir.

İnsanın ne bildiği kadar, bilmediği konularda kime kulak verdiği de önemlidir. Kendinden emin konuşmak, doğru konuşmak değildir. Bir düşüncenin çok tekrarlanması, çoğunluk tarafından benimsenmesi ya da güçlü bir makamdan dile getirilmesi, onun doğruluğunu kanıtlamaz. Kendi sınırını bilen insan, her konuda hüküm vermek zorunda olmadığını da bilir.

İnsanın sınırlarını tanıması yalnızca bilgisiyle ilgili değildir. İradesinin de sınırları vardır. İnsan, neyi bilemediğini öğrendiği gibi neyi kontrol edemeyeceğini de öğrenmelidir.

Geleceğe ilişkin kesin cümlelerimiz, çoğu zaman hayat üzerindeki hâkimiyetimize duyduğumuz aşırı güvenin göstergesidir.
“Bunu kesinlikle yapacağım.”
“Mutlaka böyle olacak.”
“Ben böyle istiyorum.”

İnsan hedefler koyar, planlar yapar, kararlar alır; sonra hayatın da kendi iradesine göre şekilleneceğini sanır. Oysa hayat, en kesin cümlelerimizi bile sessizce değiştirebilen büyük bir öğretmendir. Beklenmedik bir kayıp, değişen şartlar ya da hiç hesaba katılmayan bir gelişme, bütün planların yönünü değiştirebilir.

Bu gerçek, çabanın anlamsızlığını değil, insanın kendi gücüne biçtiği sınırsızlığın bir yanılsama olduğunu gösterir. İnsan çalışmalı, karar vermeli, sorumluluk üstlenmeli ve geleceğe hazırlanmalıdır. Fakat çabasıyla sonucu birbirine karıştırmamalıdır. İnsan seçimlerinden ve gayretinden sorumludur; hayatın bütün değişkenlerinin mutlak hâkimi değildir.

Olgunluk, yarına hazırlanırken yarının sahibi olmadığını bilmektir.

Ne var ki kendi sınırlarını kabul etmekte zorlanan insan, başkalarının sınırlarını anlamakta da zorlanır. Kendisi için hayatın şartlarını, niyetini ve içinde bulunduğu koşulları hesaba katarken başkalarını değerlendirirken aynı anlayışı göstermez. Kendisine tanıdığı insafı başkalarından esirger.

Başkası öfkelendiğinde kabadır, kendisi öfkelendiğinde haklıdır. Başkasının hatası karakterinin kanıtı, kendi hatası şartların sonucudur. Başkasının unutkanlığı umursamazlık, kendi unutkanlığı yoğunluktur. Başkasının yanlış kararı düşüncesizlik, kendi yanlış kararı zorunluluktur.

İşte adaletin ilk yarası burada açılır: Kendimize tanıdığımız toleransı başkalarından esirgediğimiz yerde...

Bu çifte ölçü, insanın yalnızca başkalarına karşı tutumunu değil, kendisini tanıma biçimini de bozar. Kendisine bir hikâye, başkasına bir hüküm verir. Kendi hayatının bütün ayrıntılarını bildiği hâlde başkasının hayatını birkaç davranıştan ibaret sayar.

Oysa bir insanı anlamak, her davranışını mazur görmek değildir. Fakat şartlarını bilmeden hüküm vermek de adalet sayılamaz. Her hata kötülük, her unutkanlık ihanet, her dalgınlık saygısızlık değildir. Yanlış bir sonuç her zaman kötü niyetin ürünü olmayabilir.

Bir insanı bir olayı anlamaya çalışmak, yanlışın üzerini örtmek anlamına gelmez. Adalet, ne her davranışı affetmek ne de her hatayı en ağır biçimde cezalandırmaktır. Asıl mesele, insanı yaptığı davranıştan sorumlu tutarken onu o davranıştan ibaret görmemektir.

İnsanı tek bir kusuruna mahkûm etmek, bir kitabı tek bir cümlesinden ibaret saymaktır. Yanlışı görmek gerekir; fakat insanı yanlışından ibaret görmemek de adaletin gereğidir. Çünkü hüküm vermek kolay, insanı bütün yönleriyle anlamak zahmetlidir. Kolay olanı seçmek ise her zaman doğru olanı seçmek değildir.

Peki, insanları hangi ölçüyle tartıyoruz?
Makamlarıyla mı, servetleriyle mi, görünüşleriyle mi, yoksa bize sağlayacakları faydayla mı?

Dünya, parlayanı değerli, gürültü çıkaranı önemli, güçlü olanı haklı göstermeye meraklıdır. Makamlar kapılar açar, servet söz dinletir, şöhret görünürlüğü artırır. Fakat bunların hiçbiri tek başına insanın değerini belirlemez. Makam geçicidir, servet el değiştirir, alkışın hafızası kısadır.
Buna rağmen insan, kalıcı değerleri geçici ölçülerle belirlemeye çalışır. Birinin ne kadar kazandığına bakar ama kazandığını nasıl elde ettiğini sormaz. Ne kadar yükseldiğini görür ama yükselirken kimleri geride bıraktığını düşünmez. Sahip olduklarını sayar ama sahip oldukları uğruna nelerden vazgeçtiğini hesaba katmaz.

Oysa insanın değeri, sahip olduklarının toplamında değil, elindekilerle ne yaptığı ve sahip olamadıkları karşısında nasıl davrandığında saklıdır. Bazen vazgeçtiklerimiz, kazandıklarımızdan daha çok şey anlatır hakkımızda. Bazen kimsenin görmediği bir haksızlığa itiraz etmek, herkesin önünde kazanılan bir başarıdan daha değerlidir.

Bir insanı yalnızca bize sağladığı faydayla ölçmek, onu kendi çıkarlarımızın aracına dönüştürmektir. Böyle bir bakışta insan, kendi başına bir değer olmaktan çıkar; işe yaradığı sürece önemsenen bir araca dönüşür. Oysa insan, bize ne kazandırdığı için değil, sırf insan olduğu için değerlidir.

Bu değeri gerçekten kabul edip etmediğimiz, özellikle güç sahibi olduğumuzda ortaya çıkar. Birinin makamı sona erdiğinde ona gösterdiğimiz saygı, gücü kalmadığında yanında duruşumuz, bize artık fayda sağlamadığında ona davranışımız; insanlık anlayışımızın gerçek ölçüsüdür.

Çünkü karakter, yalnızca güçsüzken gösterdiğimiz sabırla değil, güçlü olduğumuzda başkalarına tanıdığımız haklarla da ölçülür.

Bir başkasının işini zorlaştırmak elimizdeyken kolaylaştırabiliyor muyuz? Bir insanın onurunu zedeleyecek sözleri söyleme imkânımız varken kendimizi tutabiliyor muyuz? Haksızlığa uğrayanın yanında durmak bize bir bedel ödettiğinde adaletten vazgeçiyor muyuz?
İnsanın karakteri, çoğu zaman kimsenin görmediği yerde verdiği kararlarda belirginleşir. İnsanların önünde sergilenen davranışlar itibar kazandırabilir; fakat insanın kendisiyle baş başayken verdiği kararlar, gerçekte neye bağlı olduğunu gösterir.

Vicdan, kalabalıkların arkasına saklanamaz.

Ne var ki kalabalıklar, insana bazen kendi vicdanından kaçabileceği bir sığınak sunar. Herkesin yaptığına katılmak sorumluluğu dağıtır; çoğunluğun düşüncesini benimsemek, kendi aklını kullanmanın zahmetinden kurtarır. İnsan, yanlış bir davranışın parçası olurken kendisini suçsuz hissedebilir. Çünkü yanlışı yalnızca kendisinin yapmadığını düşünür.

Oysa çoğunluğun benimsediği her düşünce doğru olmadığı gibi, herkesin yaptığı her davranış da meşru değildir. Yaygın olan hakikat, alışılmış olan doğru olmak zorunda değildir. Bazen bir yanlışın karşısında tek başına durmak, kalabalıkların içinde sessizce ona ortak olmaktan daha değerlidir.

İnsan, başkalarının onayını hakikatin ölçüsü hâline getirdiğinde kendi vicdanını başkalarının ellerine teslim eder. Bazen doğru bildiğinin yanında durmak, yalnız kalmayı göze almaktır. Bazen haksızlığa ortak olmamak, kazançtan vazgeçmektir. Bazen de konuşmak değil, susup dinlemek; cezalandırmak değil, anlamaya çalışmak gerekir.

Bu nedenle özgürlük, insanın her istediğini yapabilmesi değildir. Asıl özgürlük, yanlış yapma imkânı varken yanlıştan vazgeçebilmek; öfkesine yenilme gücü varken kendine hâkim olabilmektir. İnsanın kendisi üzerindeki hâkimiyeti, başkaları üzerindeki hâkimiyetinden daha değerlidir.
Doğruyu bilmekle doğru davranmak aynı şey değildir. İnsan, neyin doğru olduğunu bildiği hâlde çıkarı söz konusu olduğunda yanlış olanı seçebilir. Kalabalıkların baskısına karşı koyan biri bile kendi menfaati uğruna hakikatten uzaklaşabilir. Çünkü insanın en zor sınavı, doğruyu başkalarına anlatmak değil, kendi çıkarıyla karşı karşıya geldiğinde de doğruda kalabilmektir.
İşte burada vicdan, dürüstlükle sınanır.

İnsan bazen bir sorumluluktan kurtulmak, bir avantaj elde etmek, bir makamı korumak ya da kendi yanlışını gizlemek için gerçeği eğip büker. İlk bakışta kazanmış görünür. Bir yalan onu sıkıntıdan kurtarmış, bir çarpıtma önünü açmış, bir hile istediği sonuca ulaştırmış olabilir. Fakat her kazanım gerçek bir kazanç değildir.

Bir yalanı korumak için yenisi gerekir. Bir süre sonra insan gerçeği anlatmak yerine kurduğu hikâyeyi ayakta tutmaya çalışır. Başkalarını aldatırken kendi içindeki mihenk taşını bozar; doğruyla yanlış arasındaki mesafeyi kendi çıkarına göre yeniden belirler.

Başlangıçta yalnızca bir sorumluluktan kaçmak için söylenen yalan, zamanla insanın kendisini savunma biçimine dönüşür. Önce gerçeğin bir kısmı gizlenir, sonra gizlenen kısmı korumak için başka gerçekler çarpıtılır. Nihayetinde insan, hakikati savunmak yerine kendi hikâyesinin tutarlılığını korumaya çalışır.

Yalanın en ağır bedeli, açığa çıkması değildir. Asıl bedel, insanın kendisiyle arasındaki güveni kaybetmesidir. Başkalarının gözünde itibarını korumaya çalışırken kendi vicdanında küçülür. Ellerinde tuttukları çoğalırken içlerinde taşıdıkları azalır.

Bazı insanlar kazanırken kaybeder, yükselirken eksilir.
İnsanın gerçek zenginliği, başkalarının gözünde ne kadar inandırıcı olduğu değil, kendisine karşı ne kadar dürüst kalabildiğidir. Çünkü insan, başkalarına anlattığı hikâyeyi değiştirebilir; fakat kendi vicdanında bıraktığı izleri bütünüyle silemez.

İşte bütün yollar dönüp dolaşıp insanın kendisine çıkar. Bilgisiyle övünen de iradesine güvenen de başkalarını yargılayan da gücünü kullanan da sonunda kendi davranışlarının sorumluluğuyla yüzleşmek zorundadır.

İnsan, başkalarının hayatındaki eksikleri tespit etmekte ne kadar başarılı olursa olsun, kendi varlığının o hayatlarda neye karşılık geldiğini sorgulamadıkça kendisini gerçekten tanıyamaz.
Asıl maharet, başkalarının yanlışlarını görmekten kendi sorumluluğunu görmeye geçebilmektir.

Bir sözümüz bir insanın yükünü hafifletiyor mu, yoksa omuzlarına yeni bir ağırlık mı bırakıyor? Bir hükmümüz bir yanlışı düzeltmeye mi yarıyor, yoksa bir insanı haksız yere incitiyor mu? Gücümüz başkalarının yolunu açmak için mi var, yoksa önlerinde engel oluşturmak için mi kullanılıyor? Haklı olmayı mı önemsiyoruz, yoksa haklı olduğumuz yerde bile adil kalmayı mı?

Belki de hayatın en büyük muhasebesi, başkalarının yanlışlarını kaydettiğimiz defterlerin arasında kendi vicdanımızın hesabını unutmamaktır.

Öyleyse insan, kendisine başkalarına sorduğundan daha zor sorular sormalıdır:
Ne kadar biliyorum, ne kadar bildiğimi sanıyorum?
Hangi konuda gereğinden fazla eminim?
İnsanları anlamaya mı çalışıyorum, yoksa kendi hükümlerime mi mahkûm ediyorum?
Kendime tanıdığım mazeretleri başkalarından neden esirgiyorum?
İnsanları sahip olduklarıyla mı, yoksa sahip oldukları karşısında nasıl davrandıklarıyla mı değerlendiriyorum?
Kalabalığın gürültüsüyle vicdanımın fısıltısı çatıştığında hangisini dinliyorum?
Doğruyu savunmak bana bir bedel ödettiğinde yine de doğru tarafta kalabiliyor muyum?
Gücü elimde tuttuğumda başkalarının onurunu koruyabiliyor muyum?

Bu soruların cevapları, insanın kendisi hakkında anlattığı hikâyede değil, hayatın içinde sergilediği davranışlarda saklıdır. İnsan kendisini sözleriyle yüceltebilir, niyetleriyle aklayabilir, başkalarının yanlışlarıyla kıyaslayarak haklı çıkarabilir. Fakat davranışlarının başkalarında bıraktığı izleri bütünüyle silemez.

Bir sözün etkisini unutabiliriz; fakat o sözün muhatabı onu yıllarca taşıyabilir. Bizim için önemsiz görünen bir davranış, bir başkasının kendisine duyduğu güveni güçlendirebilir ya da onarılması güç bir yara açabilir. Bu nedenle insanın değeri yalnızca kendi niyetlerinde değil, başkalarının hayatına taşıdığı sonuçlarda da aranmalıdır.

Bilgelik, her şeyi bilmek değil, bilmediğini itiraf edebilme cesaretidir. Adalet, yalnızca hüküm vermek değil, o hükmün gölgesinde insanı zayi etmemektir. Dürüstlük, yalnızca başkalarına doğruyu söylemek değil, kendi çıkarımızla hakikat karşı karşıya geldiğinde de kendimize ihanet etmemektir. İnsanlık ise bütün bunları kimsenin görmediği yerde de sürdürebilmektir.

Ayna yüzümüzü, vicdan yüzümüzün ardındaki insanı gösterir. Terazi, başkalarının kusurlarını tartmak için değil, kendi ölçümüzün doğruluğunu sınamak için gereklidir. Çünkü başkalarının hatalarını tartan bir terazi, kendi kefesindeki adaletsizliği görmüyorsa yalnızca bir hüküm aracıdır; hakikatin ölçüsü değil.

Günün sonunda makamlar el değiştirir, servet dağılır, alkış diner, iddialar unutulur. İnsanların gözünde kazandığımız yer değişebilir; zaman, bir zamanlar önemli sandığımız pek çok şeyi değersizleştirebilir. Fakat geriye başkalarının hayatında bıraktığımız izler kalır: Onurunu koruyan bir davranış, karanlıkta yol gösteren bir söz, haksızlığa karşı yükselen bir ses ya da yıllar geçse de unutulmayan bir incinmişlik.

İnsan, hayatı boyunca başkalarını tartmak için nice terazi kurar. Kimin haklı, kimin haksız; kimin değerli, kimin değersiz olduğuna karar verir. Fakat bir gün bütün hükümleri susar, bütün mazeretleri tükenir ve kendisiyle baş başa kalır. İşte o an insanın gerçek ölçüsü ortaya çıkar: Ne kadar bildiği değil, bilgisiyle ne yaptığı; ne kadar güçlü olduğu değil, gücünü kimin için kullandığı; kaç kez haklı çıktığı değil, haklıyken bile ne kadar adil kalabildiği…

İnsan, ömrü boyunca başkalarını yargılayabilir, kendisine mazeretler üretebilir, makamlarla yükselebilir ve alkışlarla büyüdüğünü sanabilir. Fakat son perde kapandığında bütün unvanlar susacak, bütün mazeretler dağılacak ve geriye yalnızca yaşanmış bir ömür kalacaktır. O gün insanı kurtaracak olan, kaç kişiyi haksız bulduğu değil, kaç kişiye haksızlık etmediği; kaç insanı küçük düşürdüğü değil, kaç insanın onurunu koruduğu olacaktır. Çünkü hayatın son terazisinde insan, başkalarına biçtiği değerle değil, başkalarının hayatında bıraktığı izlerle tartılır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.