Vedat Ali İNAM

Vedat Ali İNAM

Hayat Nedir?

“Hayat, bize lütfedilen bir zaman dilimi mi, yoksa ona yüklediğimiz anlamla ortaya çıkardığımız bir eser mi?”

Kimi hayatı bir cehennem, kimi bir sınav, kimi bitmek bilmeyen bir mücadele, kimi de dinmeyen bir acı olarak tanımladı. Kimi anlamı sevgide, kimi bilgide, kimi sanatta aradı. İnsanlık tarihi boyunca filozoflar, düşünürler ve irfan erleri, hayatın anlamını kendi tecrübelerinden, yaralarından ve hakikat arayışlarından süzerek açıklamaya çalıştı.

Belki de hayatın tek ve değişmez bir tanımının bulunmaması, onun en sahici gerçeğidir. Çünkü insan, dünyaya yalnızca yaşamak için değil, yaşadıklarını anlamlandırmak için gelir. Ömrünü belirleyen yalnızca karşılaştığı olaylar değil, o olaylar karşısında aldığı tavır, yaptığı tercihler ve geride bıraktığı izlerdir.

Hayatı kimisi Nietzsche’nin irade ve güç tutkusunda, kimisi Dostoyevski’nin dünyasındaki karanlık dehlizlerde, kimisi ise Gandhi’nin barış ve vicdan çizgisinde aramıştır; çünkü her büyük düşünür, insanı farklı bir pencereden anlamaya çalışır. Aslında bu arayışın sebebi basittir: İnsan, dünyayı asla olduğu gibi görmez; onu kendi birikimi, acıları, umutları ve inançlarıyla süzerek yeniden var eder. Aynı yağmur, birinin yüreğinde hüznü, diğerinin ruhunda umudu büyütür, yağan yağmur kiminin tarlasında rahmet kiminin tarlasında afet olur. Aynı kayıp, bir insanı hayattan koparırken bir başkasına yaşadığı her anın kıymetini öğretir. Demek ki hayatın anlamı, yalnızca başımıza gelenlerde değil, onlara hangi anlamı yüklediğimizde saklıdır.

İnsanın varoluş serüvenini anlamak için yalnızca Batı felsefesine bakmak yeterli değildir. Anadolu’dan Türkistan’a uzanan irfan geleneğimiz, insanın kim olduğu, nasıl yaşaması gerektiği ve hayatın hangi değerler üzerine kurulacağı konusunda eşsiz bir düşünce mirası bırakmıştır.

Hoca Ahmet Yesevi için hayat, nefsin terbiyesi ve Hakk’a yönelerek olgunlaşma yolculuğudur. Yaşamak, dünyadan el etek çekmek değil; dünyanın içinde kalırken kibirden, ihtirastan ve benlik iddiasından arınabilmektir. İnsanın gerçek büyüklüğü, kendisini yüceltmesinde değil, nefsini terbiye edebilmesindedir.

Yunus Emre, hayatın merkezine sevgiyi ve gönül medeniyetini yerleştirir. Onun dünyasında sevmek, yalnızca güzel sözler söylemek değil, insanın onurunu gözetmek ve hiçbir gönlü incitmemek için çaba göstermektir. Bir gönül kazanmayı, nice maddi kazanımdan üstün tutar. Çünkü insanın dünyada bırakabileceği en değerli miras, onardığı gönüllerdir.

Hacı Bektaş-ı Veli, hayatın merkezine insanı koyar. İnsan olmanın sorumluluğunu da adalet, merhamet ve ahlak üzerinden açıklar. İnsanın değeri, sahip olduğu makamla ya da dile getirdiği inançla değil, davranışlarıyla ölçülür. İnanç, ancak insan ilişkilerinde, hak gözetmede ve güçsüzün yanında durabilmede anlam kazanır.

Hacı Bayram-ı Veli ise hayatın anlamını emekte, üretmekte ve hizmette arar. İnsanın olgunlaşması, yalnızca kendi iç dünyasına çekilmesiyle değil, toplum için fayda üretmesiyle mümkündür. Başkasının yükünü hafifletmeyen bir bilginin, insanlığa dokunmayan bir erdemin ne kadar anlamlı olduğu da sorgulanmalıdır.

İmam Maturidi, insanın varoluşunu akıl, irade ve sorumluluk temelinde ele alır. İnsan, akıl sahibi bir varlık olarak iyiyi ve kötüyü ayırt etme, tercih yapma ve tercihlerinin sonuçlarını üstlenme sorumluluğuna sahiptir. Bu anlayışta hayat, körü körüne bir kabulleniş değil; akılla kavranan, bilinçle yaşanan ve ahlaki sorumlulukla anlam kazanan bir yolculuktur.

Farklı düşünce geleneklerinden gelen bu yaklaşımların ortak bir noktası vardır: İnsan, yalnızca biyolojik varlığını sürdürmekle insan olma sorumluluğunu yerine getirmiş sayılmaz. Hayat, bildiğimiz doğrularla yaşadığımız hayat arasındaki mesafeyi kapatma çabasıdır. Düşüncenin ahlaka, inancın davranışa, sevginin merhamete dönüşmesidir.

Ne var ki modern insan; hayatı anlamaktan çok yönetmeye, yaşamaktan çok tüketmeye yönelmiş durumda. Başarıyı rakamlarla, mutluluğu sahip olduklarıyla, değerini ise başkalarının onayıyla ölçüyor. Daha fazlasına sahip olmak için koşarken elindekilerin kıymetini unutuyor. Makamlar, unvanlar, servet ve görünür başarılar arttıkça insanın iç dünyasının da zenginleşeceğini sanıyor. Oysa bütün bunlara ulaştığında bile içinde tarif edemediği bir boşlukla karşılaşabiliyor.

Çünkü hayatın zenginliği, sahip olduklarımızın miktarıyla değil, yaşadıklarımızın derinliğiyle ölçülür. Bazen bir çocuğun gözündeki merhametin kokusu, bazen karşılık beklemeden yapılan bir iyilik, bazen de zor zamanında bir insanın elinden tutmak; yıllarca peşinden koşulan unvanlardan çok daha anlamlı ve de kalıcıdır. İnsan, biriktirdikleriyle değil, başkalarının hayatında bıraktığı izlerle hatırlanır.

Elbette hayat herkese aynı kapıyı açmaz. Kimi yoksullukla, kimi hastalıkla, kimi kayıplarla, kimi de kendi iradesi dışında karşılaştığı ağır koşullarla mücadele eder. Bu nedenle hayatın bütün yükünü bireyin omuzlarına bırakmak, yaşanan eşitsizlikleri görmezden gelmektir. Her insanın imkânları, başlangıç noktası ve mücadele gücü aynı değildir. Üstelik her acıdan bir hikmet çıkarmak, her yenilgiyi başarıya dönüştürmek de mümkün değildir. Bazı yaralar kapanmaz, bazı kayıplar telafi edilmez, bazı mücadeleler insanın ömrü boyunca devam eder.

Ancak insanın özgürlüğü, tam da bütün bu gerçeklerin içinde anlam kazanır. Başımıza gelen her şeyi seçemeyiz; fakat yaşadıklarımız karşısında nasıl bir insan olacağımıza dair tercihlerimiz vardır. Kırıldığımızda başkalarını kırmamayı, haksızlığa uğradığımızda adaletten vazgeçmemeyi, karanlıkta kaldığımızda umudumuzu bütünüyle yitirmemeyi seçebiliriz. Hayatın bütün şartlarını değiştiremeyiz ama o şartlar karşısında kendi duruşumuzu belirleyebiliriz.

Günün sonunda asıl mesele kaç yıl yaşadığımız değil, o yılların içine ne sığdırdığımızdır. Ne kadar servet biriktirdiğimiz değil, kimin hayatına dokunduğumuz; hangi makamlarda bulunduğumuz değil, o makamlarda ne kadar adil olabildiğimizdir. Belki de hayatın en büyük muhasebesi, insanın kendisine soracağı şu sorularda gizlidir:

Yaşarken kaç gönül kazandım?

Hangi haksızlığın karşısında sustum?

Sahip olduklarımı kiminle paylaştım?

Gücüm varken kimi korudum?

Bütün bunların sonunda ben nasıl bir insan oldum?

Hayat ne baştan sona bir cehennemdir ne de yalnızca kazanılması gereken bir mücadele. Hayat; acıyla yüzleşirken merhameti kaybetmemek, sevinci paylaşırken ölçüyü kaçırmamak, düşerken umudu yitirmemek ve her şeye rağmen insan kalabilmektir. Çünkü insanın gerçek hikâyesi başına gelenlerle değil, bütün bunların içinden nasıl bir karakterle çıktığıyla yazılır.

Hayat, bize emanet edilmiş kısa bir yolculuktan ibarettir ve ona anlamı veren bizim tercihlerimizdir. Son perde kapandığında geriye kalan en ağır bilanço, kaç yıl yaşadığımız değil; dünyanın tüm karanlığına ve fırtınalarına inat, içimizdeki insanı ne kadar temiz tutabildiğimizdir. Çünkü hayat, yalnızca yaşayıp geçirdiğimiz yıllardan ibaret değildir; bütün hayal kırıklıklarına rağmen kalbimizdeki iyiliği yitirmeden, içimizdeki ışığı söndürmeden, belki biraz yorgun ama yine de umutla yürüyebilmektir.

Hayatın gerçek anlamı, onca şeye rağmen hayat serüveninde nasıl bir insan olarak kalabildiğimizde saklıdır.

Kim bilir belki de hayat sadece bir yanılsamadır…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.