Vedat Ali İNAM
Başarılı Ama Kırılgan Çocuklar
Bir çocuk düşünün…
Notları yüksek, sınavları kusursuz, herkesin dilinde bir “başarı hikâyesi”.
Ailesinin gurur kaynağı, öğretmenlerinin gözdesi, sistemin “örnek öğrenci”si.
Her şey mükemmel gibi görünüyor.
Ama biraz yaklaşın.
Belki de o çocuğun gözlerinde, kimsenin görmek istemediği bir şey saklıdır: Kaygı.
En küçük eleştiride dağılan bir özgüven, en ufak başarısızlıkta çöken bir ruh dünyası...
Ve asıl soru burada başlar:
Biz gerçekten “başarılı” çocuklar mı yetiştiriyoruz, yoksa sadece “başarılı görünen” çocuklar mı?
Bugün eğitim sisteminin en büyük açmazı tam da budur.
Başarıyı ölçtüğümüzü sanıyoruz; oysa çoğu zaman yalnızca sayıyoruz.
Sınav sonuçları, ortalamalar, yüzdelik dilimler, dereceler…
Çocukların hayatını birkaç rakamın içine sıkıştırıyor, sonra da bu dar çerçeveyi “başarı” diye sunuyoruz.
Oysa insan, ölçülebilir bir veri değildir.
Hayat, bir puan cetveline indirgenemeyecek kadar karmaşıktır.
Evet, çocuklarımız çok şey öğreniyor.
Daha hızlı okuyor, daha çok test çözüyor, daha fazla bilgiye ulaşıyorlar.
Kâğıt üzerinde her şey kusursuz ilerliyor.
Ama o kâğıdın dışında kalan bir gerçek var:
Duygularını tanımayan, öfkesini yönetemeyen, kaygısıyla baş edemeyen bir nesil büyüyor.
Ve biz, bunu “başarı” sanıyoruz.
Bugün eğitim sistemimizin bir yanılsamadan ibaret olduğu gerçeğini kabullenmekte zorlanıyoruz.
Okullar, çocukların zihnini doldurmakta son derece başarılı.
Müfredatlar güncelleniyor, sınav sistemleri yenileniyor, ölçme araçları hassaslaşıyor.
Ama aynı hassasiyeti çocukların sosyal ve duygusal gelişiminde gösterebildiğimizi söylemek zor.
Çünkü sistem, ölçülebilir olanı sever.
Duygular ölçülemez.
Sabır puanlanamaz.
Direnç, test kitaplarına sığmaz.
Çocuklara formüller öğretiyoruz ama hayal kırıklığıyla nasıl baş edeceklerini öğretmiyoruz.
Problemler çözdürüyoruz ama insan ilişkilerindeki çatışmaları nasıl yöneteceklerini göstermiyoruz.
Başarıyı yüceltiyoruz ama başarısızlığı neredeyse bir kusur gibi sunuyoruz.
Sonra da şaşırıyoruz.
“Neden bu çocuklar bu kadar kırılgan?” diye soruyoruz.
“Neden en küçük eleştiride dağılıyorlar?” diye yakınıyoruz.
Oysa cevabı çok iyi biliyoruz.
Biz çocuklara güçlü görünmeyi öğrettik; güçlü olmayı değil.
Başarmayı öğrettik; dayanmayı değil.
Kazanmaya odaklandık; kaybetmenin de hayatın bir parçası olduğunu unuttuk.
Oysa hayat sadece kazananlardan ibaret değildir.
Hayat; düşenlerin, yeniden ayağa kalkanların, vazgeçmeyenlerin hikâyesidir.
Bugün akademik olarak “çok başarılı” kabul edilen pek çok çocuğun, hayatın gerçek sınavları karşısında zorlandığını hatta kaybettiğini görüyoruz.
Çünkü hayat, çoktan seçmeli sorular sormaz.
Hayatın soruları belirsizdir.
Cevap seçenekleri "boşluk doldurma, doğru -yanlış şekilde ya da şıklardan" ibaret değildir.
Ve çoğu zaman tek bir doğru cevap da yoktur.
İşte bu yüzden eğitim, yalnızca bilgi aktarmak değildir.
Eğitim; insanın kendini tanımasını, duygularını anlamasını, sınırlarını fark etmesini ve düştüğünde yeniden ayağa kalkabilmesini öğretme sanatıdır.
Gerçek eğitim, insanın içindeki insanı ortaya çıkarabilmektir.
Ama biz uzun zamandır eğitimi "öğretime" indirgedik.
İnsanı performansa…
Değeri puana…
Gelişimi sıralamaya dönüştürdük.
Ve farkında olmadan “başarılı ama kırılgan” bir nesil yetiştirdik.
Bugün toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yüksek notlar değil, sağlam karakterlerdir.
Çünkü bilgi değişir, güncellenir, unutulur.
Ama karakter, insanın hayatla kurduğu ilişkinin temelidir.
Güvenilir olmak, sorumluluk almak, sabredebilmek, yeniden başlayabilmek…
İşte bunlar, hiçbir sınavda sorulmayan ama hayatın tam merkezinde duran değerlerdir.
Belki de artık şu soruyu ertelemeden sormalıyız:
Biz çocuklara ne öğretiyoruz?
Sınav kazanmayı mı, yoksa hayatı karşılamayı mı?
Rekabet etmeyi mi, yoksa var olmayı mı?
Başarıyı mı, yoksa insan olmayı mı?
Çünkü eğer bir çocuk yüksek notlar alıyor ama en küçük zorlukta dağılıyorsa,
orada bir başarıdan değil, ertelenmiş bir kırılmadan söz ederiz.
Ve o kırılma, çoğu zaman en beklenmedik anda, en ağır şekilde ortaya çıkar.
Ama hâlâ vaktimiz var.
Çocuklara yalnızca nasıl başarılı olacaklarını değil, nasıl güçlü kalacaklarını da öğretmek için…
Yalnızca kazanmalarını değil, kaybettiklerinde de ayakta kalabilmelerini sağlamak için…
Çünkü hayat, sadece başaranları değil, dayanabilenleri, vazgeçmeyenleri ödüllendirir.
Ve belki de bütün bu tartışmanın özeti tek bir soruda saklıdır:
Biz çocuklara sadece başarmayı mı öğretiyoruz…
Yoksa hayatın zorlukları karşısında dimdik ayakta durmayı mı?
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.